Bayramlar: Toplumsal bütünleşmenin kültürel kodları

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Bir milletin kimliği, onu diğer toplumlardan ayıran maddi ve manevi değerlerin bir bütünüdür.

Bu bütün, tarih boyunca süregelen geleneklerle, inançlarla ve ortak yaşanmışlıklarla şekillenir.

İşte bu mirasın en önemli parçalarından biri de bayramlardır.

Bayramlar, yalnızca belirli günlerde kutlanan geleneksel törenler olmanın ötesinde, toplumun ortak hafızasını, geçmişten geleceğe uzanan güçlü bağlarını ve kuşaklar arasında aktarılan değerlerini temsil eder.

Tarih sahnesinde varlığını sürdüren her millet, kendine özgü bayramlarla toplumsal birlikteliğini pekiştirmiştir.

Bayramlar, bireylerin ortak duygular etrafında kenetlendiği, sevgi ve saygının doruğa ulaştığı, toplumsal aidiyetin derinlemesine hissedildiği müstesna zaman dilimleridir.

Halkın tüm kesimlerinin coşkuyla bir araya geldiği bu özel günler, yalnızca bireysel mutlulukların değil, toplumsal huzurun ve dayanışmanın da en güzel yansımalarıdır.

Türk kültüründe bayramlar, sadece dini ya da milli duyguların ifade bulduğu günler değildir.

Onlar, aynı zamanda tarih boyunca milletimizi bir arada tutan ortak hafızanın canlı kalmasını sağlayan en güçlü köprülerden biridir.

Nevruz ve Hıdırellez  gibi baharın gelişini müjdeleyen kadim bayramlardan Kurban ve Ramazan bayramlarına kadar, Türk dünyasını sarmalayan bu kutlu günler, kültürel mirasın en anlamlı yapı taşlarını oluşturur.

Her bayram, geçmişten günümüze uzanan bir şuurun ve bilincin ifadesidir; geleceğe bırakılan en değerli emanetlerden biridir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bayramlar, yalnızca kutlama anları değil, aynı zamanda milletin birlik ruhunun tazelendiği, kültürel kimliğin yeniden hatırlandığı zaman dilimleridir.

Çünkü her bayram, gönülleri buluşturan bir çağrıdır; uzaktakini yakın eden, dargınları barıştıran, büyüklerin hatırlanmasını, çocukların sevindirilmesini sağlayan bir vesiledir.

İnsan olmanın, toplum içinde var olmanın ve aidiyetin en güzel tezahürlerinden biri olarak bayramlar, milletlerin varlık sebebi olan kültürel dokunun en anlamlı nakışlarıdır.

Bayramlar bazen doğanın yaşam döngüsü içerisinde doğanın bereketini elde edebilmek için düzenlenen törenlerden bazen de dini ve milli kabullerden müteşekkildir. 


İslâm öncesi devirlerde bayramlar: 

Bayramlar, insanlığın ortak hafızasında derin izler bırakan ve toplumları bir arada tutan en önemli ritüellerden biridir.

Tarih boyunca farklı medeniyetler, coşku ve sevinç dolu bu özel günleri, manevi huzurun, birlikteliğin ve sosyal dayanışmanın en önemli göstergesi olarak kutlamıştır.

Ancak bayramlar, yalnızca neşeyle kutlanan günler olmanın ötesinde, toplumların ahlak anlayışları, inanç sistemleri ve kültürel kimlikleriyle şekillenen sosyal fenomenler olarak da dikkat çeker.

Bazı toplumlarda bayramlar, katı kuralların ve toplumsal normların geçici olarak askıya alındığı zaman dilimleri olarak görülmüştür.

Örneğin Katolik ve Protestan dünyasında Paskalya'dan önceki kırk günlük büyük perhizin hemen öncesinde kutlanan Karnaval, Festival ve Fasching etkinlikleri, topluca çılgınlık sergileyerek eğlenme tarzına dönüşmüştür.

Rio Karnavalı ve Münih Fasching etkinlikleri, sınır tanımaz serbestliklerin en renkli ve coşkulu örneklerini sunmaktadır.

Antik Roma'da bayramlar, toplumsal ve siyasi düzenin üzerinde etkiler yaratabilen güçlü olaylar olarak görülürdü.

Milattan önce 186 yılında tarihçi Livius'un anlatılarında yer verdiği Bacchus bayramları (Bacchanalia), ahlaki ve siyasi yozlaşmanın kaynağı olarak görülerek yasaklanmış, bu bayramların kutlandığı kutsal mekânlar yıkılmış ve birçok rahip ile rahibe öldürülmüştür.

Roma'nın bu müdahalesi, bayramların yalnızca eğlence ve ritüellerden ibaret olmadığını, aynı zamanda sosyal düzeni etkileyebilecek kadar güçlü unsurlar taşıdığını göstermektedir.


Bayramlarda affetme ve ikram geleneği

Bayramların bir diğer dikkat çekici yönü, toplumların adalet anlayışına ve affetme kültürüne katkı sağlamasıdır.

Tarih boyunca birçok toplum, en büyük bayram günlerinde mahkûmların affedilmesi ya da cezalarının hafifletilmesi geleneğini sürdürmüştür.

Bunun en meşhur örneklerinden biri, Yahudilerin Pesah (Hamursuz) Bayramı sırasında, halkın Hz. İsa yerine Barabbas adlı haydutun affedilmesini istemesiyle ortaya çıkmıştır (Yuhanna, 18/39-40).

Bayramların diğer bir önemli özelliği ise yeme içmeye verilen önemin artmasıdır.

Bayram günlerinde kurulan zengin sofralar, yalnızca bir eğlence unsuru değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, misafirperverliğin ve paylaşmanın da simgesidir.

Bu gelenek, dini bayramlarda da kendini göstermektedir. Müslüman toplumlarında, yılın her günü oruç tutulması serbestken, Ramazan Bayramı'nın ilk günü ile Kurban Bayramı'nda oruç tutmak yasaklanmıştır.

Aynı şekilde aşure günü ve kandil geceleri gibi özel günlerde aşure, helva ve kandil simidi gibi yiyecekler hazırlanarak komşularla paylaşılması gelenek hâline gelmiştir.

Türk kültürünün en önemli eserlerinden kabul edebileceğimiz Divanü Lügati't-Türk'te geçen "kençliyü" sözü "bayram sofrası" manasında yer almaktadır.

Yani bayramlarda dostluklar kurulan sofra etrafında toplanarak perçinlenirdi.

Oğuz alplarının arasında da sofra kültürü önemli idi. Özellikle bayramlar, hanların sofra düzenlemek ve ziyafet tertiplemek suretiyle erdemlerini gösterdikleri, paylaşma ve birlikte yaşama iradelerini gösterdikleri günler idi.


Bayramlarda ritüeller ve kutsal döngü

Bayramlar, bireylerin ve toplumların manevi yolculuklarında derin izler bırakan ritüellerle de şekillenmiştir.

Müslümanların hac ibadeti sırasında Kâbe'yi tavaf etmeleri veya Mevlevîlerin sema ritüeli, bayram sevincinin ruhani bir boyuta taşındığını gösteren örneklerdir.

Vecd içinde yapılan bu hareketler, insanların ilahi aşka ve teslimiyete yönelmelerinin fiziksel tezahürleri olarak kabul edilmektedir.

Deverân ritüeli, yalnızca İslâm kültürüne özgü değildir.

Pek çok eski toplumda bayramlar sırasında kutsal sayılan bir nesnenin etrafında dönerek yapılan danslar, ortak heyecanın ve mistik deneyimin doruk noktasına ulaşmasını sağlamıştır.

İslam tasavvufunda, pervanenin ateşin etrafında dönerken yanması gibi, insanın da ilahi aşka ulaşma yolculuğu döngüsel bir hareketle sembolize edilmiştir.

Bu bağlamda, dünyanın en eski kutsal mekânlarından biri olan Kâbe'nin etrafında dönerek yapılan tavaf ibadeti, tarih boyunca süregelen bir geleneğin devamı niteliğindedir.

Kâbe'ye "Devvâr" veya "Düvvâr" (etrafında dönülen yer) denilmesi, bu hareketin sembolik değerini daha da pekiştirmektedir.

İslam öncesi Arap toplumlarında da tapınılan tanrı heykelleri ve kutsal taşların etrafında dönme ritüelinin yaygın olduğu bilinmektedir.

Bu uygulamalar, yalnızca Arap yarımadasında değil, İranlılar, Hindular, Budistler ve Romalılar gibi birçok farklı medeniyetin bayram kutlamalarında da kendini göstermiştir.
 

 

Kültürel mirasın ve toplumsal birliğin teminatı bayramlar

İslam öncesi devirlerden günümüze kadar bayramlar, toplumların kültürel kimliklerini şekillendiren ve nesilden nesile aktarılan önemli değerler olmuştur.

Kimi zaman eğlencenin, kimi zaman ruhani vecdin, kimi zaman ise toplumsal barışın ve adaletin simgesi olarak kutlanan bayramlar, insanoğlunun ortak hafızasında silinmez izler bırakmıştır.

Her milletin kendi bayramları, o toplumun tarihine, inançlarına ve değer yargılarına uygun biçimde şekillenmiş olsa da bayramların temelinde sevgi, dayanışma ve birlikte olma duygusu yatmaktadır.

Geçmişten bugüne taşınan bu gelenekler, sadece kutlama zamanları değil, aynı zamanda insan ruhunun ve toplum bilincinin yeniden canlandığı, kültürel mirasın güçlendiği özel anlardır.

Bugün, geçmişten gelen bu değerleri koruyarak ve anlamlarını kavrayarak kutladığımız her bayram, aslında kimliğimize sahip çıkmanın ve kültürel sürekliliği sağlamanın en güçlü yollarından biridir.


Eski Türklerde bayram: Bir milletin diriliş ritüelleri

Bayram, yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda milletlerin hafızasında derin izler bırakan bir kimlik nişanesidir.

Türk tarihinde bayramlar, sadece bir gün süren coşkulu buluşmalar değil, nesilden nesile aktarılan, milletin birlik ruhunu perçinleyen köklü gelenekler olmuştur.

Bu gelenekler bazen bir savaş zaferinin ardından zaferin hatırlanması için, bazen bir hükümdarın tahta çıkışı şerefine, bazen de doğanın döngüsüne duyulan saygının bir nişanı olarak kutlanmıştır.

Ancak bayramlar, Türklerde her zaman yalnızca bir eğlence değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, yardımlaşmanın ve ortak bir ruhun ifadesi olmuştur.

Türklerin en eski çağlarına, Hun ve Göktürk dönemlerine baktığımızda, bu bayramların izlerini buluruz.

Bilinen kaynaklar, bu kadim Türk devletlerinin yılın beşinci ayında büyük bir bayram yaptıklarını gösterir.

Göğe bakan, rüzgârın sesini dinleyen ve tabiatla derin bir uyum içinde yaşayan bu eski Türk toplulukları, Gök Tanrı inancına bağlı oldukları için bayram günlerinde göğün kudretine şükranlarını sunarlardı.

Kurbanlar kesilir, dualar edilirdi. Ancak bu bayramlar, yalnızca dini değil, aynı zamanda milli bir kimlik taşıyordu.

Baharın gelişi, doğanın tazelenmesiyle birlikte, Türk milletinin yeniden genç ve dingin bir şekilde ayağa kalkışını da gösteriyordu.

Baharın gelişi, bozkırda yaşayan Türkler için sadece bir mevsim değişimi değil, hayatta kalışın, yeniden dirilişin, umutların yeşerdiği bir dönemin başlangıcıydı. Kışın çetin şartlarından çıkan boylar, baharın gelişini büyük şenliklerle kutlarlardı.

Bu bayramlar, büyük şölenlerin düzenlendiği, at yarışlarının, güreşlerin, okçuluk yarışmalarının ve binicilik gösterilerinin yapıldığı dönemlerdi.

Kökleri kadim savaşçı kültürüne dayanan bu eğlenceler, aynı zamanda Türk toplumunun güçlü, bağımsız ve cesur kalmasını sağlayan birer ritüeldi.

Bayramlar, eski Türk devletlerinde yalnızca halkın değil, devletin de sahiplendiği önemli törenlerdi. Kağan, bu günlerde halkın babası olarak kabul edilir, ülkenin dört bir yanından gelen insanlara ev sahipliği yapardı.

O günlerde açlar doyurulur, yoksullar giydirilir, kimsesizlere yardım edilirdi. Bu, Türk toplumunda bayramın sadece eğlenceyle değil, aynı zamanda yardımlaşma ve dayanışmayla da iç içe geçtiğini gösteren bir gelenekti.

Bugün dahi bayramların insanlar arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirmesi, eski Türklerden miras kalan bu anlayışın bir devamıdır.

Eski Türk destanları, bu bayramların önemini gözler önüne serer. Oğuz Kağan Destanı, Manas Destanı ve Dede Korkut Hikâyeleri gibi eserlerde bayramların bir dileğin gerçekleşmesi(hacet), tehlikeli bir seferin ardından sağ salim dönülmesi (akın toyları) ya da boylar arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi için kutlandığı anlatılır.

Ancak belki de en güçlü bayram anlatılarından biri, Ergenekon Destanı'nda yer alır.

Ergenekon, Türklerin demir dağları eriterek esaretten kurtuluşunu, yeniden doğuşunu anlatan bir destandır. Yıllarca düşmanları tarafından sarp dağların ardında sıkışıp kalan Türk boyları, sonunda bu dağları yırtarak özgürlüğe kavuşmuş, engin bozkırlara yayılmış ve yeni bir çağ başlatmıştır.

Bu büyük kurtuluş, unutulmaması gereken bir gün olarak her yıl bayramlarla anılmıştır.

Ergenekon'dan çıkış, yalnızca bir coğrafi kurtuluş değil, bir milletin iradesinin, azminin ve bağımsızlığa olan tutkusunun simgesi olmuştur.

Türkler için bayram, yalnızca bir sevinç günü değil, tarihlerine duydukları saygının ve geçmişten aldıkları derslerin bir tezahürüdür.

Bugün dahi, eski Türk bayramlarının izleri modern kutlamalarımızda yaşamaktadır.

Baharın gelişiyle kutlanan Nevruz, Ergenekon'un bir yansımasıdır. Nevruzda demirin dövülmesi, ateşin üzerinden atlanılması gibi mitolojik ve folklorik uygulamalar milletimizin vazgeçilmez adetleri arasında yerini almıştır.

Bayramlarda yapılan yardımlaşma, ihtiyaç sahiplerine destek olma, bayram sofralarının paylaşılması gibi gelenekler, eski Türklerden günümüze ulaşan değerlerdir.

Bayramlar, zamanın ötesinde bir köprü gibidir. Bir milletin geçmişi ile bugünü arasında bağ kurar, insanları bir araya getirir ve hatıraların, geleneklerin nesilden nesile aktarılmasını sağlar.

Eski Türklerde bayram, sadece bir gün değil, milletin ruhunu tazeleyen, onu bir arada tutan kutsal bir buluşmaydı.

Ve bugün de bayramlar, aynı ruhu taşıyarak insanların yüzlerine gülümseme, kalplerine huzur, toplumlarına birlik getirmeye devam etmektedir.
 

 

Osmanlı'da bayramlar: 

İhtişamın, kardeşliğin ve geleneklerin buluştuğu günler

Zaman, Osmanlı'nın kubbeleri altında yankılanan dualarla ilerlerken, bayramlar sadece bir kutlama değil, milletin ruhunu saran kadim bir ahengin en güzel yansımasıydı.

Bayram sabahlarının huzuru, camilerin minarelerinden yükselen ezanlarla, sokakları dolduran çocukların neşesiyle, sarayın derinliklerinde yankılanan mehterin coşkulu nağmeleriyle hissedilirdi.

Osmanlı bayramları, bir milletin hem iç huzurunu hem de devletin kudretini hissettiği en müstesna günlerdi.

Bayramlar, Osmanlı topraklarında her kesimin içine işlediği, derin anlamlar yüklediği özel zamanlardı.

Halk için bayram, aile ziyaretleri, büyüklerin ellerinin öpülmesi, çocuklara hediyeler dağıtılması, fakirlere sadakalar verilmesi demekti.

Çarşılar bayram öncesi tatlı bir telaşla dolup taşar, her evde bayram hazırlıkları başlar, yeni kıyafetler dikilir, en güzel yemekler pişirilirdi.

Osmanlı şehirlerinde mahalle bekçisinden çöpçüsüne, tulumbacısından davulcusuna kadar herkes bayramın bereketinden nasibini alır, bayram bahşişleriyle yüzleri gülerdi.

Memurlar, âmirlerini ziyaret eder, büyüklerin duasını alır, saray erkânı ise köklü bir gelenek içinde padişah huzurunda bayramlarını idrak ederdi.

Fakat Osmanlı'da bayram, sadece bir sevinç günü değil, aynı zamanda devletin görkemini sergilediği bir tören ve düzen simgesiydi.

Özellikle sarayda gerçekleşen bayramlaşmalar, Osmanlı protokolünün en ince ayrıntılarıyla işlediği, her hareketin, her duruşun bir anlam taşıdığı büyük törenlerdi.
 

 

Sarayda bayram: Fatih'in kanunlaştırdığı görkemli merasimler

Osmanlı Devleti'nin kurumsal yapısına bayram merasimlerini de dâhil eden kişi, cihan padişahı Fatih Sultan Mehmed'di.

Onun koyduğu kaidelerle şekillenen saray bayramlaşmaları, bir yandan devletin disiplinini sergilerken diğer yandan Osmanlı ihtişamının doruk noktalarından biri haline gelmişti.

Bayram sabahı, Osmanlı padişahı Hırka-i Saadet Dairesi'nde sabah namazını eda ederdi.

Bu daire, Osmanlı'nın manevi gücünü simgeleyen en mukaddes mekânlardan biriydi.

Padişah namazını eda ettikten sonra, huzuruna gelen imam ve hatipler, bayrama uygun ayetlerden aşr-ı şerifler okurdu.

Ramazan Bayramı'nda oruç ibadetine dair ayetler, Kurban Bayramı'nda ise Allah'a teslimiyeti ve fedakârlığı anlatan bölümler okunurdu.

Huzurda bulunan herkes, kutsal kelamın maneviyatına bürünürken, devletin en yüksek makamında dahi Kur'an'ın sesinin yankılanması, Osmanlı idaresinin manevi yönünü gözler önüne sererdi.

Bu sırada hazinedarbaşı, padişahın huzurundaki din adamlarına hediyelerini sunar, ardından mehter takımı coşkulu bir şekilde marşlar çalmaya başlardı.

Saraydaki yüksek rütbeli görevliler, padişahın bayramını tebrik etmek üzere sıraya girerler, önceden belirlenen isimler sabah namazını Ayasofya Camii'nde eda edip hemen saraya doğru yola çıkarlardı.

Kubbealtı'nda toplanan devlet erkânı, teşrifatçının yönlendirmesiyle padişahın huzuruna çıkmadan önce sıraya dizilir, her şey Osmanlı protokolüne uygun şekilde düzenlenirdi.

Padişah Arz Odası'nda tahtına geçtikten sonra, yüksek makam sahipleri sırayla ilerleyerek tahta yaklaşır, eğilip padişaha saygılarını sunar, ardından da padişahın eteklerini öperlerdi.

Bu, Osmanlı'nın en yüksek seviyedeki bağlılık ve hürmet gösterilerinden biriydi. Osmanlı'nın sultanı, her devlet büyüğünün tebrikini kabul ederken, her biri için ayağa kalkar, bu hareketiyle devlet adamlarına verdiği değeri gösterirdi.

Padişah her oturduğunda, etrafındaki devlet erkânı yüksek sesle "Mâşallah!" diyerek bu anı alkışlarla kutlardı.
 

 

Saraydan mahalle aralarına yayılan coşku: Mukaddes günlerin İstanbul'a düşen gölgesi

Sarayın yüksek duvarlarının ötesinde, İstanbul'un dar sokakları da bayram sevincine bürünürdü.

Bayram namazından sonra camilerden çıkan halk, akrabalarının ve komşularının evlerine yönelirdi.

Büyük konaklarda uzun sofralar kurulur, herkes birbirine tatlı ikram eder, bayramlaşmalar dualarla süslenirdi.

Fakirler unutulmaz, yardımlaşma ve dayanışma ruhu en güzel şekilde yaşanırdı.

Osmanlı'nın kadim geleneklerinden biri de bekçilere, çöpçülere, davulculara ve tulumbacılara bayram harçlığı verilmesiydi.

Şehrin çalışanları bu özel günlerde unutulmaz, toplumun her kesimi bayramın bereketinden nasibini alırdı.

Çocuklar yeni kıyafetleriyle sokaklarda koşturur, bayram şekerleriyle ceplerini doldurur, kahkahaları İstanbul'un taş sokaklarında yankılanırdı.

Osmanlı bayramları, sadece bir gelenek değil, toplumun her kesimini kuşatan büyük bir ruhun kutlamasıydı.

Hükümdarın tahtında bayramlaşmasıyla, halkın sokaklarda kucaklaşması aynı duygunun iki farklı yüzüydü.

Bayram, Osmanlı Devleti'nde sadece bir dini ritüel değil, aynı zamanda bir milletin birlik içinde yeniden doğduğu, geçmişine ve geleceğine sıkı sıkıya sarıldığı mukaddes günlerdi.

Ve Osmanlı'da bayramlar, her zaman bir duayla biterdi:

Ve hemîşe bunun emsâli eyyâma erişmek nimeti müyesser ola!

(Allah, bize bunun gibi nice güzel günlere erişmeyi nasip etsin!)
 

 

Osmanlı'da bayram coşkusu: İhtişam, gelenek ve şenlikler

Osmanlı sarayında bayram törenleri, ihtişamın, geleneğin ve devlet protokolünün en görkemli yansımalarından biriydi.

Devletin en yüksek kademelerinde düzenlenen merasimler, padişahtan yeniçerilere, sadrazamdan esnafa kadar geniş bir kesimi içine alarak toplumsal birlikteliğin en çarpıcı örneklerinden biri hâline gelirdi.

Bayram sabahının heyecanı, camilerden yükselen ezanlarla başlar, sarayın taş döşemelerinde yankılanan adımlarla ve altın işlemeli tahtların önünde dizilen devlet erkânıyla doruk noktasına ulaşırdı.

Tebrik merasimi sona erdiğinde, teşrifatçı efendi törende hazır bulunan herkese saygıyla eğilerek merasimin nihayete erdiğini padişaha arz ederdi.

Bunun üzerine padişah, Osmanlı devletinin en yüksek makamı olmanın vakarını taşıyan bir ağırbaşlılıkla ayağa kalkardı.

Sağ koluna kızlar ağası girer, ardından sadrazam ve en nihayetinde ise silahtarağa bu onurlu görevle padişahın yanında yürümeye başlardı.

Protokol, köklü geleneklerin bir yansıması olarak kusursuz bir ahenk içinde işlemeye devam ederdi.

Padişah, Has Oda'ya geçerek üstünü değiştirir ve bayram namazını kılmak üzere Ayasofya, Sultan Ahmed veya Süleymaniye gibi İstanbul'un büyük camilerinden birine gitmek üzere hazırlanırdı.

Camiye giden yollar halkın coşkulu kalabalığıyla dolup taşarken, padişahın namaz kıldığı mekân kutsiyet kazanır, Osmanlı teb'ası için manevi bir buluşma noktasına dönüşürdü.

Namazın ardından saraya dönüşle birlikte bayram alayı düzenlenirdi.
 

 

Padişah, Hasoda önüne yerleştirilen tahtına kurulduğu sıra bir müddet saray nedimleri ve musâhipleri ona eğlenceli hikâyeler ve nükteler anlatırdı.

Osmanlı'nın zarif mizah anlayışı, saray erkânının zarafet dolu sohbetleriyle birleşerek bayram günlerine neşe katardı.

Bu sohbet olurken altın ve gümüş tabaklarda özenle hazırlanmış helvalar getirilir oradaki vezirlere, şeyhülislâma ve ulemaya ikram edilirdi.

Ardından, Matbah-ı Âmire'den getirilen zengin sofralar kurulurdu. Vezirler ve divan ehli bu muhteşem sofralarda yerini alırken, yeniçeriler bahçede kendi yemeklerini yerdiler.

Bayram, sarayın görkeminden taşarak halkın tüm kesimlerine yayılan bir bereket şöleni hâline gelirdi.

Padişah, öğleden sonra Hasbahçe'ye iner, atına binerek sahil kenarında bulunan Sultan Bayezid Köşkü'ne doğru yola çıkardı.

Orada, İstanbul'un en maharetli güreşçileri, cambazları ve esnafın hünerli sanatkârları padişahın huzurunda gösteriler sunardı.

Zûrbâzlar, gözbağcılar, orta oyuncuları ve meddahlar Osmanlı kültürünün canlı mirasını sergiler, halkın yüzüne tebessüm kondururdu. Gösterilerin bittiği, Boğaz'ın serin sularına yankılanan top atışıyla ilan edilirdi.

XV. yüzyıldan itibaren bayram şenlikleri belirli bir protokol ve programa bağlanmıştı.

Sabah yapılan bayramlaşma, pîşkeşlerin takdimi ve ziyafetlerle geçen vakitler, öğleden sonra eğlenceli gösterilere bırakırdı.

Akşam ise kandiller ve mahyalarla süslenen İstanbul semaları, bir cümbüş içinde fişek gösterileriyle aydınlatılırdı.

Bayram şenlikleri, Osmanlı'nın sanatı, zanaatkârları ve sporu harmanlayarak bir araya getirdiği, toplumun her kesimine hitap eden büyük bir kültürel etkinlik hâline gelirdi.

Öğleden sonra esnaf alayları, otağ-ı hümâyun önünden geçerek padişaha saygılarını sunardı.

Her loncanın kendine has bir flaması bulunurdu: baharatçılar yeşil üzerine yaldızlı çizgili, sicimciler kırmızı ve beyaz, çıkrıkçılar kahverengi, kâğıtçı esnafı ise kenarı yeşil çizgili beyaz flamalar taşırdı.

Loncalar sadece mesleklerini sergilemekle kalmaz, hünerlerini de ortaya koyarak izleyicileri hayran bırakan gösteriler yapardı.

Mesela ciltçi esnafının en hünerlileri dört tekerlekli bir araba üzerinde cilt yapımını gösterirken, çırakları Kur'an okurdu. 

Büyük Osmanlı şenliklerinde esnafın geçit törenleri, sergilenen malların çeşitliliği, sanatsal performanslar ve zanaatkârlığın en seçkin örnekleriyle halkın büyük ilgisini çekerdi.

III. Ahmed'in 1708'de düzenlediği şenliklerde, unla yüzlerini kaplayan maskaralar, halkı kahkahaya boğmuştu.

Oyuncu esnafı, süslü, renkli sopalar taşıyarak alay sırasında eğlenceli sahneler yaratırdı.

Osmanlı bayramları, yalnızca dini bir kutlama değil, sanatın, hünerin ve toplumun kaynaştığı, herkesin ortak bir ruhla bir araya geldiği muazzam bir şölendi.

Bazen bayram günlerinde padişah, büyük şenlikler tertipletirdi.

Mesela, Abdülaziz devrinde  25-28 Nisan 1866 tarihlerinde düzenlenen bayram şenlikleri harika gösterilere sahne oldu.

Haliç, Galata Köprüsü üzerinde ve Sarayburnu'nda çimenlik alanda düzenlenen gösterilerde İstanbul esnafı, sanatlarını ve hünerlerini göstermişti.

Sahneye çıkan orta oyuncuları, usta meddahlar ve halk oyunları ustaları şehrin dört bir yanında halkı eğlendirmişti.

Özellikle güreşçiler, Osmanlı şenliklerinde her zaman büyük ilgi görürdü ve 1866'daki gösterilerde de en ön planda yer almışlardı.

Osmanlı şenliklerinde seyirciler, otağ-ı hümâyunun önünde yarım ay düzeninde otururdu. Padişahın otağı, tam merkezde bulunurdu.

Padişahın yanında sadrazam, defterdar ve vezirlerin otağı ya da çadırları yer alırdı.

Gösterilerin daha rahat izlenebilmesi için otağların önünde rengarenk sedirler konulurdu.

Padişah otağının sol tarafında bir ziyafet çadırı hazırlanırdı ve bu çadırda kahve sohbetleri edilir, tatlılar ikram edilirdi.

Valide sultan, haseki sultan ve saraylı kadınlar için kafesli küçük bir köşk yapılır, bu sayede şenlikleri izlemeleri sağlanırdı.


Bayramın notaları: Mehterden Verdi'ye uzanan ezgiler

Bayram günleri, Osmanlı sarayında yankılanan mehterin gür sesiyle başlar, asırlardır süregelen bir geleneğin ihtişamını gözler önüne sererdi.

Mehter takımı, savaş meydanlarında olduğu gibi, sarayda da coşkunun, zaferin ve asaletin simgesi olmuştu.

Fakat devran döndü, zaman değişti. XIX. yüzyılın ilk yarısında, Yeniçeri Ocağı'nın ilgası ile birlikte bu köklü gelenek yerini Batı'dan esen yeni rüzgârlara bıraktı.

Artık Osmanlı sarayında mehterin yerini, Avrupa'nın klasik müziğini icra eden saray orkestrası alıyordu.
 

 

1829 yılı, Osmanlı müziği için bir dönüm noktasıydı.

İtalyan besteci Donizetti, Osmanlı sarayında kurulan orkestranın başına geçmiş, Avrupa'nın en tanınmış bestelerinden oluşan repertuarıyla yabancıları dahi hayrete düşüren konserler vermeye başlamıştı.

Artık Osmanlı sarayının yüksek tavanlarında yalnızca ney ve tamburun mistik ezgileri değil, Batı'nın görkemli senfonileri de yankılanıyordu.

Sultan Abdülaziz'in, güreşten ve spordan aldığı keyif kadar Batı müziğine duyduğu ilgi de biliniyordu.

Onun döneminde, 28 Nisan 1866 tarihinde gece vakti düzenlenen büyük törende, saray orkestrası davetlileri büyüleyen bir resital sunmuştu.

O gece, Kurban Bayramı'nın huzuru içinde yabancı diplomatlar ve saray ileri gelenleri, görkemli bir salonun altın yaldızlı sütunları arasında ilerlerken orkestranın yaylı çalgıları Verdi'nin La Traviata'sından, Il Trovatore'den melodiler icra ediyordu.

O an, Osmanlı'nın Doğu ile Batı arasında kurduğu köprünün bir başka yankısıydı.

Zaman, bir nehir gibi akmaya devam etti. II. Abdülhamid devrine gelindiğinde, bayramların coşkusu biraz daha sükûnete büründü.

Yine de gelenekler yaşatılmaya devam ediyordu. Bayramın gelişini müjdeleyen top atışları, her arefe günü İstanbul semalarını çınlatır, halk bayramın başladığını bu uğultulu haberciyle öğrenirdi.

Ve bayram sabahı...

Güneş, Boğaz'ın sularında altın rengi ışıklar saçarken, çocuklar en güzel giysilerini giyer, büyüklerin ellerini öpmek için sabırsızlanırdı.

Ramazan Bayramı'na has davul sesleri, gece boyunca İstanbul'un dar sokaklarında yankılanır, bu ritmik nağmeler hem yaşlıları hem de çocukları neşelendirirdi.

Bayram namazına gidenler, mahallenin en yakın camisinde saf tutar, ardından cemaatle bayramlaşırdı. Eve dönüşte ise bayramın en güzel anlarından biri yaşanırdı: Aile içinde bayramlaşma...

Büyükler, küçüklere elleriyle lokum ikram eder, ceplerine şık mendillere sarılı bayram harçlıkları bırakırlardı. Mahallenin bekçisi, yanına aldığı davulcuyla kapı kapı dolaşır, bahşiş toplarken yüksek sesle neşeli mâniler okurlardı:

Buna bayram ayı derler,
Bal ile şekerden yerler,
Eskiden âdet olmuş,
Bekçiye bahşiş verirler...


İstanbul'un meydanları, şehrin dört bir yanından gelen insanlarla dolup taşardı.

Üsküdar, Galata, Kadıköy, Beyoğlu ve Beşiktaş gibi semtlerde bayram kutlaması için meydanlar hazırlanır ve süslenirdi.

Bu bayram meydanlarının en meşhurları Şehzade Camii avlusunda ve Fatih Meydanı'nda olurdu. Burada, meddahlar hikâyeler anlatır, Karagöz ve Hacivat perdesi kurulurdu.

Çocuklar, pamuk şekerler ve renk renk şekerlemelerle şenlenirken, büyükler eski dostlarıyla hasret giderirdi.

Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte, bayramların ruhu da bir dönüşüm geçirdi.

Artık dinî bayramlar, halkın kendi iç dünyasında kutladığı gelenekler hâline gelirken, millî bayramlar resmî protokollere dâhil edildi.

Ramazan ve kurban bayramları yine aynı sıcaklıkla yaşanıyordu; bayram namazı, ziyaretler, ikramlar ve bahşişler değişmeden devam etti.
 


Cumhuriyetin getirdiği yeni bayramlar da sevinçli günler sayısını artırdı.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, artık Osmanlı'nın yerine kurulan genç Cumhuriyet'in bağımsızlığını simgeliyordu.

Her yıl, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde cumhurbaşkanı devlet erkânının, milletvekillerinin ve yabancı elçilerin tebriklerini kabul ederken, yurdun dört bir yanında büyük geçit törenleri düzenlenerek kadim gelenekler sürdürülüyor.

23 Nisan Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı, çocuklara armağan edilen eşsiz bir gün olarak kutlanıyor.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, gençliğin dinamizmini ve vatan sevgisini gösteriyor.

30 Ağustos Zafer Bayramı, büyük bir milletin bağımsızlık yolundaki mücadelesini taçlandırıyor.

Bayramlar, zamanın ruhuna göre şekil alsa da özünde hep bir mutluluk, birliktelik ve coşku taşıyordu.

Osmanlı sarayında mehterin tok sesiyle yankılanan bayramlar, bir süre sonra Batı'nın melodileriyle buluşmuş, ardından halkın neşesiyle sokaklarda, meydanlarda yaşanmaya devam etmişti.

Cumhuriyetle birlikte bayramların anlamı değişmiş, fakat insanlar için ifade ettiği sıcaklık hep aynı kalmıştı. Çünkü bayram, aslında zamanın akışına direnen bir hatıra gibiydi.

Bugün bizlere düşen görev, geçmişin mirasını yaşatarak bayramların ruhunu geleceğe taşımaktır.

Çünkü bir milletin en büyük gücü, maddi zenginliklerinde değil, kültürel bağlarının kuvvetinde saklıdır.

İşte bu yüzden, bayramlar sadece takvim yapraklarında yer alan özel günler değil, milletlerin kimliğini şekillendiren, onları geçmişle ve gelecekle buluşturan eşsiz zamanlardır. 

Rahmet, bereket ve kardeşlik ayı ramazanı geride bırakırken, gönüllerimizi bayramın sevinciyle taçlandırıyoruz. 

Bayramlar, sadece geçmişin bir hatırası değil; aynı zamanda geleceğe tutulmuş bir ışıktır.

Her ziyaret, her tebessüm, her ikram; bizi biz yapan değerlerin yeniden canlanmasıdır.

Bu özel günlerde yaşanan her kucaklaşma, milletçe ördüğümüz kardeşlik zincirinin bir halkasıdır.

Gönüllerimize neşe, sofralarımıza bereket, ilişkilerimize samimiyet taşıyan bayramlar; bizlere hem kim olduğumuzu hatırlatır hem de nasıl bir toplum olmak istediğimizi gösterir. 

Bu mübarek Ramazan Bayramı, milletimizin birlik ve beraberliğini perçinlesin, mazlumlara kurtuluş, insanlığa huzur, barış ve hidayet getirsin.

Yüce Rabbimiz, gönüllerimize merhamet, evlerimize bereket, işlerimize muvaffakiyetler lütfetsin.

Bayramın getirdiği neşe, umut ve sevgiyle kuşanmış yüreklerimiz, her daim iyiliğin ve adaletin yolunu aydınlatsın.

Sevdiklerinizle birlikte sağlık, mutluluk ve esenlik dolu bir bayram geçirmenizi temenni ederim.

Bayramınız mübarek olsun!

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU