Mağara resimlerinden sanat galerilerine; kültürel-sanatsal değerlerin spekülatif, finansal bir yatırım aracına evrilmesi

Vahap Aydoğan Independent Türkçe için yazdı

Resim: Vahap Aydoğan

Bir hediye kutusu düşünün, içindekinin ne olduğuna bakmaksızın iyi ambalajla satılan eserin, saygınlık açısından bir ölçüt olması, inanılması güç bir dejenerasyon değil mi?

Sermayenin sanata, sanatçıya üretim olarak yön vermesi mi?

Sanatçının topluma ayna tutması mı?

Tam olarak bendeki algı maalesef PİYASA SANATÇILARI kavramıdır.

Sanat serüvenine değinmeden böyle bir tezi ortaya atmak, elbette doğru bir yaklaşım olmayacak. Sanatın ilk yapıtlarından bugüne değin nasıl bir evrim geçirdiğine bakmak lazım.

İspanya'nın Altamira Mağarası'ndaki bizon resimleri sanatsal üretimin ilk öznesi iken, Göbeklitepe tapınağı ezber bozan yapıtlar olarak sanat tarihinde, en eski sanatsal üretim üssü olarak yerini almış bulunuyor.

Altamira ve Göbeklitepe'deki sanatsal yapıtların amacı ve toplumsal karşılığı bizlere bambaşka ufuklar açıyor. 

Tarihe ayna tutmakla beraber, uygarlık ya da klanların yaşam şekilleri inançları, sosyo-kültürel değerlerini de sanat vasıtasıyla bizlere aktarmışlardır.

Kısacası bir dönemin sözsüz iletişimdeki yerini resimler ve imgeler ile bizlere sunmuş olduklarını görüyoruz. 

Sanatsal değer olarak atfettiğimiz bu yapıtlarda belki estetik kaygılar göz önüne alınmış ama bu endüstriyel bir bakış açısıyla değerlendirilmediği çok açık.

Yaradılışın varolduğu süreçten başlayan sanat serüveni insanın kendisini anlatma duygu dünyasını yansıtmasıyla ortaya çıkmış; değişen dönüşen dünyayı bambaşka boyutlarla anlatarak günümüze ışık tutmuştur.

Sanatsal yapıların en eski dönemleri hariç. Uygarlıkların ortaya çıkmasıyla ıskalamamız gereken bir konu karşımıza çıkıyor, sanatın bir medeniyete, krala, firavuna, devletin erk güçleri tarafından yaptırılmış olmaları.
 

 

Daha da özele indirgersek, sanat, çağın imparatoruna, kralına, padişahından bağımsız üretilmemiş olduğunu görmekteyiz. 

Antik Mısır'da büst ve heykellerin nihai amacı kutsanmış olan tanrıların kutsal bir betimleme ile firavunların tanrısallaştırması; ölümlü olan tanrıların varlığını, ölümsüz kılmak adına devasa heykeller ile piramitler yaptırmış olduklarını şahitlik ediyoruz.

Sanatın erk tarafından yaptırıldığına ve yapan kişinin isminin dahi tarihsel kaynaklarda geçmediğine de dikkat çekmek isterim.

Buradan bir parantez açmak gerekirse sanat, estetik, haz, ya da bir amaç uğruna sanat icra edilmemiş, aksine ölümlü olan tanrılarına ölümsüz bir kimlik kazandırarak bu dönemde araçsallaştırılmıştır.

Yunan ve Roma dönemi Antik Çağ'da değerli bazı takı ve kült eşyalarının tapınaklarda saklandığını, insan yaşamını konu alan kitapların yazıldığını, Aristo gibi felsefecilerin estetik değerlere atıfta bulunması az da olsa sanatta bir eleştirel güç kattığını gözlemlemiş oluyoruz.

Genel geçer estetik değer taşıyan eserlerin nasıl olması gerektiğine karar veren bir zümreden bahsetmek tam da yerinde bir tespit olacaktır.

Hangi değerlerin sanatta yer alması gerektiği, belirli zümrelerin güç kullanarak sanatı şekilendirdiğini söyleyebiliriz.

Tam bu noktadan sanat eserlerinin mülk edinme ve sahiplenme kavramlarının, bu zaman diliminde gün yüzüne çıkmış olduğuna tanıklık etmiş oluyoruz.

Bu zeminin tartışıldığı nokta ve zaman Avrupa'da Orta Çağ Rönesans dönemine denk gelmektedir. Dini ritüeller, kilise cenahı, aristokratlar krallar ve soyluları övmek adına yapılan sanatsal faaliyetleri görmekteyiz.

Ön planda tutulan ise soyluların kralların ve gücü elinde bulunduran erkin toplum önünde değerli sayıldığı ve ayrıca eleştirel bir kimlik kazanıldığı dönem RÖNESANS olduğu gerçeği gözden kaçmıyor.

Rönesans ile beraber el sanatları ve birçok zanaat alanında da ilerlemeler olmakta. Birçok sanatsal akademi kurulmuş, plastik sanatlarla beraber, anatomi, tarih, pozitif bilimler gibi adımlar atılmış, modern sanatın ilk adımları temeli burada atılmıştır.

19 ve 20'inci yüzyılda sanat alanında birçok devrim gerçekleşmiş pozitif anlamda sanatta değerler yükselmiştir. 

Gelgelelim yazının başında günümüzdeki piyasa sanatı ve piyasa sanatçıları konusuna neden atıfta bulunduğuma.

Sanat öyle güçlü bir enstrüman olarak kullanılıyor ki, günümüz medyasından bile daha güçlü bir yerde olabilme kabiliyetini tarihi anektodlarda da görmekteyiz.
 

 

Finans ve aidiyet olarak sanatın satın alındığı ve kabul gördüğü bir süreçte sanatçının neye kime göre nasıl bir pozisyon aldığına bakalım. 

Çok satan, sanatını en iyi pazarlayan ya da karşısındakine kendisini kabul ettirmek için karşı tarafın duygularını sembolize eden üretimler içinde olmak, bir başarı mı?

Bir hediye kutusu düşünün, içindekinin ne olduğuna bakmaksızın iyi ambalajla satılan eserin saygınlık açısından bir ölçüt olması inanılmaz bir dejenerasyon değil mi?

Dünyadan değil en özele, Türkiye'de sanatsal üretimin en yoğun olduğu yerler sanat galerileri, küratörler, bianeller sanata yön veren olgular ve kurumlar olarak başını çekmekte.

Üretiminde sanatçının duygu dünyasından çok hangi üretimin nasıl bir finansal kazanç sağlayacağı üzerine kurulu bir sistemden bahsediyorum. 

Sanatın spekülatif simsarlar tarafından bir alan oluşturup, bu alanı bir yatırım aracı olarak kullanmaları sanata inanılmaz zarar vermekte.

Sergi salonlarında, galerilerde ve müzayedelerde sanatı eskiden soylular için tasarlayanlar ile günümüzde, sanatı koleksiyonerlerin beğenilerini ölçüt kabul ederek icra etmeleri kanımca aynı kapıya çıkmakta.

Sanatçı yarattığı eserleri satmasın mı?

ELBETTE SATMALI.  

Burada özne yaratım sürecindeki amaç!

Kişi salt bir tabakanın, soyluların ya da belli bir zümrenin etkisi altında olup, ona göre şekil ve pozisyon alıyorsa orada sanatçı kimliğini piyasa şartlarına göre kullandığını söyleyebilirim.

Ama sanatın alınıp satıldığı yerde, kültürle toplumsal anlayışın çatışma içine girdiği yer piyasadır. 

Kültürün bir mal haline geldiği yerde, satın alınan ve erkin zevkine göre toplumda sanatın ve sanatçının şekilleneceği de kaçınılmaz olur.

Oysa sanatçı öngören topluma yön veren kişidir. Kültürel değerleri toplumsal sorunlar ile perçinleştirerek, toplumun bir adım önünde ilerleyen, suyun akışına göre değil tersine göre direnen, meşaledeki ışık gibi olmalıdır ve tarihsel süreçte de olmuştur.

Nazım'dan Picasso'dan Frida'dan bağımsız sanatı düşünmek elbette zor, Rus devrimin aynası olan Tolstoy'a kadar birçok sanatçıyı halkın duygularına ve acılarına ortak bir duruş sergilediklerini de görüyoruz.

Sanatın uzun yıllardır kısır bir döngüde olmasını tetikleyen en büyük sarmal, piyasa koşullarının sanatçılar üzerindeki olumsuz etkisi… Bu etki piyasa koşullarına göre şekillenip piyasa sanatçıları tabirini ne yazık ki ortaya çıkarmakta.

Piyasa değerlerine göre şekillenen sanat, sermayenin bir parçası haline geldiğinde , sanatçı eseri salt finansal bir meta olarak görecektir. Sanatı piyasa koşullarına göre de araçsallaştırmış olacaktır.

Özetle, değişen ve dönüşen dünyada, sanatçılar toplumun en önünde yer alan, ufkumuzu geliştiren, geleceğe dair mesajlar veren öngören karakterlerdir.  

Tam tersine bir bakış açısı ise, toplumun isteklerine piyasaya ve belirli zümreye göre pozisyon alan sanatçıların kalıcı ve ölümsüz eserler vereceğini, asla düşünmüyorum.

Sağlıkla, sanatla kalın…. 

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU