Öcalan, ikinci İdris-i Bitlisî olabilir mi?

Prof. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: DEM Parti

Osmanlı Devleti'nin yönünü Doğu'ya çeviren hükümdarı olarak bilinen Yavuz Sultan Selim döneminde Sünni Kürtler, Şii Safeviler'e karşı Osmanlı'nın yanında yer aldılar.

Bu dönemde, Safeviler ve Memlûklerin siyasi rekabetleri hariç tutulursa tüm Müslümanlar, son İslam sancağı olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu'nun bayrağı altında toplandılar. Tunus, Cezayir, Libya… gibi.

Çünkü başta Endülüs'ten gelen facia haberleri, Portekiz ve İspanya'nın yükselişi ve Osmanlı'nın Hıristiyanlara karşı Avrupa'da kazandığı zaferler; dini, iktisadi ve siyasal özgürlükler ile birleşince süreç, günümüzdeki Avrupa Birliği gibi kaçınılmaz oldu ve Kürdistan da bu kervana katıldı.

Örneğin, Safevi Devleti'nin batı sınırındaki şehir ve kalelerden en önemlilerinden biri olan Diyarbakır'ın da alınmasına karar veren Sultan Selim, kendisine gelmiş olan ünlü Kürt din ve ilim adamı İdris-i Bitlisî vasıtasıyla şehri, sulh yoluyla aldı.

Buraya ilaveten Urmiye, İtak, İmadiye, Siirt, Eğil, Mardin, Hasankeyf, Palu, Bitlis, Hizran, Meyyafarikin ve Cizre de Osmanlı hâkimiyetine girdi.

Kısa süre sonra Kürdistan ve Diyarbakır'ın önemi, Osmanlı fermanlarında hak ettiği yeri işgal edecektir.

Örneğin, Kanuni'nin Fransa Kralı'na gönderdiği mektupta, bu önem atfetmeyi görebiliyoruz:

Ben ki; Sultanların Sultanı… Anadolu'nun, Karaman'ın, Rum'un, Zülkadriye'nin, Diyarbakır vilayetlerinin, Kürdistan'ın… Sultan Süleyman Han'ım…

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Aynı şekilde bu tarihlerde Mısır merkezli Memlûk Devleti'ne tabi olan Ramazanoğulları Beyliği de Osmanlı Devleti'ne tabii oldu.

Böylece Anadolu'da siyasi birlik sağlanırken, Doğu'da İran ve Güney'de Memlûk tehlikesine karşı Osmanlı'nın Doğu ve Güney sınırlarının güvenliği sağlanmış oldu.

Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kürdistan'ın özerkliği konusunda söz vermiş ve gerçekten de 19'uncu yüzyılın ortalarına kadar bölgede Kürt hükümetleri ve emirlikleri özerk olarak hüküm sürdürdüler. 

19'uncu yüzyılın başlarından itibaren yıkılma ve Batılılaşma sürecine giren Osmanlı Devleti, Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanları (1856) sonucu eyalet odaklı devletin idari yapısında köklü değişikliklere gidildi ve bu idari yapı özellikle II. Mahmut döneminde değişmeye başladı.

Geleneksel Osmanlı idari yapısını modernize etmeye, yani âdem-i merkezi idari sistemini değiştirip merkezi yapıyı güçlendirmeye başladılar.

Bunun için öncelikle, 1826 yılında Anadolu Eyaleti resmen dörde bölünür, "mutasarrıfları olan paşaların mutedil mütesellimlerle idarelerine karar verildi" şeklinde ilk adım atıldı.

Bu durum, hiç şüphesiz olarak tüm Osmanlı toprakları gibi Kürdistan'a da yansıdı.

Örneğin; Kasım 1847 tarihinde Diyarbakır vilayetine bir vali tayin edilirken buraya bağlı Van, Muş ve Hakkâri sancakları ve ayrıca Cizre, Botan ve Mardin kazaları, "Kürdistan" adlı yeni bir eyalet teşkil edildi. 

Özetle, 300 yılı aşkın bir süre Osmanlı eyalet idari sisteminde yer alan Kürdistan Eyaleti, Kürt Beylerince özerk olarak yönetilirken, ancak 19'uncu yüzyıldan itibaren Osmanlı idari sistemindeki değişiklikler Kürdistan'a da yansıdı.

2 bölümlük bu çalışmamızda, Osmanlı yönetim sisteminde 404 yıl kalan Kürdistan eyaletinin (1514-1918) Osmanlı'ya bağlanma süreci ve 1984-2025 yılları arasında Abdullah Öcalan önderliğindeki "Apoizm" ideolojisi liderliğindeki PKK terör örgütünün silah bırakması ve BOP kapsamındaki muhtemel etkileri analiz edilecektir.
 

Kürtlerin Osmanlı Devleti'ne bağlanması, siyasi ve stratejik önemi (1514)

Bilindiği gibi, Müslüman Türklerin Ortadoğu'ya gelişi 8'inci yüzyıla kadar uzanmır ki; Türkler için Abbasi halifesinin Sammara kentini kurduğu biliniyor.

Selçuklu İmparatorluğu ile Arap, Türk ve Kürt Müslümanlar arası ilişkiler doruk noktasına ulaştı ve Bizans İmparatorluğu'na karşı ortak olarak Malazgirt Zaferi (1071) kazanıldı ki, Selçuklu sultanı Alpaslan'ın ordusunda yaklaşık 10 bin Kürt askerin varlığı konumuz açısından önem taşıyor.

Aynı şekilde Yassıçemen (1230) savaşında da Kürtler, Anadolu Selçuklu devletinin yanında yer aldıve Celaleddin liderliğindeki Harezmşahlar yenildi.

Böylece ilk Timur vakası yaşanmamış ve 60 yıl sonra Osmanlı'nın rahat doğumu mümkün oldu.

Zengilerin gölgesinde yetişen Selahaddin-i Eyyubi'nin de Kudüs'ü Haçlılardan kurtarması (1187) ilişkilerin boyutunu ortaya koyuyor ve bu ilişki süreci 1500'lere kadar çeşitli şekiller altında İslam kardeşliği çerçevesi altında başarıyla devam ediyor. 

Bu nedenle Osmanlı Devleti'nin Safevilere karşı Kürt beyleriyle ilişkileri Çaldıran Savaşı'ndan (1514) önce başladığı genel kabul görülen bir gerçek.

Çaldıran Zaferi'nin öncesinde ve sonrasında, Yavuz Sultan Selim, kendisine Doğu Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti'ne ilhakı için vazife verdiğinde; İslam birliğinin zaruretine inanan başta Bitlis hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfa Emiri Eyyubilerden II. Halil, İmadiye Hakimi Sultan Hüseyin Cezire Hakimi Şah Ali Bey, Çemişgezek Hakimi Melik Halil, Pertek Hakimi Kasım Bey… Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, Eğil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin, Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdeki aşiretler de arka arkaya Osmanlı Devleti'ne iltihak ettiler.

Böylece, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, 1- 2 ay içinde Osmanlı Devleti'ne iltihak etti.

Tarihçi McDowell'a göre, İdris-i Bitlisî'nin hem sultanın hem de Kürt liderlerin güvenini kazanmış olmak gibi nadir rastlanan bir özelliği vardı;

Eski bir Akkoyunlu subayı olarak onların yerel bağımlılılklarını nasıl beceriksizce tahrip ettiğini izlemiş ve Şah İsmail'in de aynı yoldan gittiğini görmüştü.

Soylu bir Kürt olarak bölgeyi iyi tanıyor ve reis ailelerini anlıyor, onlarda nasıl pazarlık edileceğini biliyordu; aynı zamanda tanınmış bir tasavvufçu ve din eğitimcisinin oğlu olarak büyük saygı görüyordu.


Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine kendi iradeleriyle Osmanlı Devleti'ne iltihak ettiler.

Aralarında İbn-i Harkuş, İbn-i Said, Beni İbrahim, Beni Sayim, Beni Ata aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı'nda bulunun şu itaat mektubu çok manidardır: 

Bizler, canlarımız, mallarımız, iyalimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslam'ı tatbik ve adaleti te'sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz.


Bu başarının perde arkasına bakıldığında şu gerçekler dikkat çekiyor:

16'ncı yüzyılın başlarında Diyarbakır ve çevresi Şah İsmail tarafından son Akkoyunlu beylerinin ellerinden alındı ve Şah İsmail bölgeyi, Sünni olmaları sebebiyle güvenemediği Kürt beyleri yerine merkezden atadığı Şii valilerin denetimine bıraktı.

Kürtlerin Sünni Müslüman olmaları ve her iki halkın Kızılbaş olarak gördükleri Şiilere karşı antipatileri, acem ırkçılığı ve Osmanlıların özerklik vaadi ilişkileri olumlu yönde artırdı. 

Daha sonra İdris-i Bitlisî'nin tavsiyesi üzerine Erzurum Bıyıklı Mehmet Paşa (Fatih Paşa/Camii/PKK bu camiyi 2015 yılında yaktı) ve Rumeli Beylerbeyi Şadi Paşa'nın bölgenin fethiyle görevlendirilmesi üzerine Karahan komutasındaki orduya karşı hareket geçti ve Safevi birlikleri yaklaşık bir yıllık kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar.

Bu gelişmelerin ardından Diyarbakır bir eyalet olarak teşkilatlandırılıp, Bıyıklı Mehmet Paşa Beylerbeyi olarak atandı.

Bu süreçte Bitlisî, kalem kadar kılıç kullanmakla da maharetini göstermiştir ki; Pierre Loti Tepesi'nin esas adı "İdris-i Bitlisî Tepesi"dir.
 

İdrîs-i Bitlisi Tepesi
İdrîs-i Bitlisi Tepesi (Pierre Loti Tepesi)

 

Türklerin imparatorluk ve Kürtlerin altın dönemi

Bu süreçten sonra Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu'da Diyarbakır'ı merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyalet meydana getirdi.

Mcdowell'e göre 16'ncı yüzyıldan itibaren Osmanlı ile yeni ortaya çıkan olan Safevi İmparatorlukları arasındaki denge Kürdistan'da o güne kadar görülenden daha istikrarlı bir siyasal yapının oluşmasının koşullarını yarattı.

Hatta bu dönemde oluşan koşullar gelecek 300 yıl boyunca devlet ve Kürt çevreleri arasındaki siyasi ilişkilerin genel hattını belirledi.

Bu dönemin başında böylesi bir denge öngörülememişti.

19'uncu yüzyılın ortalarında Kürtlerin nostaljik bir biçimde geçmişe bakarak Kürt prensliklerinin mozaiği içinde bağımsız var oldukları bir "altın çağ" görmeleri mümkün.

Yine Mc Dowell'a göre, (Kürdistan) Osmanlı'nın Anadolu'su ile Safevilerin Azerbaycan'ı arasında etkili bir stratejik denge noktası oldu ve uzun vadede Kürdistan'ın göreli bir istikrar dönemi yaşamasına neden oldu.

Bu süreç, İdris-i Bitlisî ile başlayan şarktaki beyler ve Müslüman halkın hilafet ve saltanata sadakatle bağlılıkları, en azından 1850 yılına kadar yani yaklaşık 330 sene devam etti.

Osmanlı Devleti, yerli ahaliyi Müslüman kardeşleri ve bu bölgeleri de Darül İslâm olan ülkesinin asli parçası olarak gördü; buna karşılık Müslüman ahali ve beyler de, Osmanlı Devleti'ni İslam'ın bayraktarı, Hilafet merkezi bir İslam devleti olarak telakki edip ona itaati kendileri için ibadet saydılar.

Böylece Kürdistan'ın Osmanlı'ya istincadı (gönüllü katılım) ile Osmanlı, özellikle Safevilere karşı arka cepheden rahat bir nefes alırken, Kürdistan da aynı tehditten kurtulduğu gibi dış tehditlere karşı rahat bir nefes alabildi.


Öncelikle şu noktanın hatırlanmasında yarar var:

Kürdistan eyaletinin (1590'a kadar eyalet kelimesi yerine Beylerbeyilik tabiri kullanıldı) Osmanlı Devleti'ne bağlanması bir savaş veya işgal sonucu olmayıp istincat yani gönüllü ve karşılıklı çıkar esasına dayalı bir iş birliğiyle oluştu.

Burada en önemli sebep İran tehdidi, iki halkın Sünni Müslüman olmaları ve Osmanlı'nın Kürtlerin yönetim sistemine dokunmamaları, yani onları iç işlerinde serbest bırakmaları olarak görülüyor.

Tıpkı, Cezayir veya Tunus'un İspanyollara karşı Osmanlıya bağlanması gibi bir durum ki, Cezayir Dayılarla yönetilirken, Tunus Beylerle yönetildi.

Osmanlıların bölgeyi kontrol altına almaları elbette kolay olmadı.

Çünkü emirlik sistemine tabi olmadığı görülen göçebe aşiret birlikleri ya da halklar da oluşturdular.


Diyarbakır vilayetindeki en büyük aşiret Akkoyunlu aşiret birliğinden kalan Boz Ulus'tu:

Birlikte Türkmen ve Kürt aşiretlerinden yaklaşık 75 bin kişi bulunuyor ve bunlar, kışı Suriye çöllerinde, yazı ise Dersim/Tunceli bölgesinde geçiriyorlardı.


Diğer önemli grup neredeyse bütünüyle Kürtlerden oluşan Kara Ulus'tu:

Diyarbakır, Van ve Şahrizur vilayetlerinde bazıları bütünüyle göçebe olan toplam 400'ün üzerinde aşiret reisi vardı.


Şah İsmail'in Kürdistan'a yönelik siyaseti, diğer geçmiş hükümetler gibi Kürt hükümet ve emirliklerine son vererek bunların yerine Şiileri (Kızılbaş) getirmek idi.

Osmanlıların ise o dönemde uyguladığı siyaset bunun tersi idi.

Bu siyaset de Kürdistan'da meşhur Şeyh İdris-i Bitlisî vasıtası ile gerçekleştirildi. 

Yavuz Sultan Selim, İran seferi sırasında Amasya karargâhından Şeyh Hakim İdris-i Bitlisî'yi Şiilere, özellikle onların başında bulunan Safevî olan Şah İsmail'e karşı Kürt aşiret reisleri ve emirleri ile bağlantı kurarak harekete geçmeleri için defalarca görevlendirdi.

İdris-i Bitlisî de bu görevini başarıyla tamamladı ve meşhur Çaldıran Savaşı'ndan sonra tüm Kürdistan beldeleri bir uçtan bir uca kadar İranlılara karşı harekete geçti.
 

İdrîs-i Bitlisi (Temsili)
İdrîs-i Bitlisi (Temsili)

 

Diyarbekir ahalisi isyan bayrağını açarak Şah İsmail tarafından atanmış olan Kürdistan Valisi Muhammed Han İbn Ustaclu'yu beldeden kovdu ve Osmanlı Devleti'ne bağlılığını sundu.

Aynı şekilde Bitlis emiri Şeref Bey de Acemler tarafından beldesine atanmış olan kardeşi Halit Bey'i kovarak emirliğinin kalesine Osmanlı bayrağını çekti.

Yine nam salan Eyyûbilerin sülalesinden olup Siirt ve Hasankeyf Emirliği'nin gerçek varisi durumundaki Melik Halil de itibarını ve beldesini geri alabilmek için Şah İsmail'e karşı ayaklandı.

Bütün bu gelişmeler olurken aynı zamanda Sultan Selim, Urumiye Gölünden, ta Malatya'nın batı taraflarına kadar dağınık olan Kürdistan'ın emir ve komutanlarını Osmanlı çatısı altında toplamasının faydalı olacağını düşünerek bu görevi İdris-i Bitlisî'ye verdi.

İdris-i Bitlisî'nin olgun siyaseti ve Bıyıklı Mehmed Paşa'nın üstün cesareti sayesinde Kürt bölgelerinin hepsi kendi arzu ve istekleri ile Osmanlıların himayesi altına girmiş oldular.

Artık İdris-i Bitlisî, art arda yapılan savaşlar, çıkan fitneler ve karışıklıklardan dolayı çok zor duruma düşmüş olan bu Kürt bölgelerinin gelişip kalkınması için bir idarî sistemin kurulmasına çalışmaya başladı ve Osmanlı yönetimine bağlı olarak Kürt mahallî idareleri ve eyaletlerini kalkındırmak için alınan bu tedbir ve planlar, Sultan Selim'in de takdirini kazandı.

Bu bağlamda, Şeyh İdris'e bir ferman, bu fermanla beraber de 17 tane bayrak ve atalarından bugüne kadar hep evlatlarına miras olarak gelen Kürt eyalet ve Hükümdar nişanı, aynı zamanda İdris-i Bitlisî'ye de özel olarak 25 bin duka altın ile beraber çok değerli hediyeler.


Kürdistan'ın Osmanlı Devleti'ne katılmasından sonra bölgede Osmanlı idari sistemi kısa kurulmaya başlandı.

Ayn-ı Ali'nin 17'nci yüzyılın başlarında Diyarbakır Eyaleti'nin idari yapılanması hakkında verdiği bilgiler bu farklılığı ortaya koyuyor:

Eyalet-i Diyarbakır 11 Osmanlı sancağı ve 8  Ekrad begi sancağı ve 5 hükümeddir. Bu 8 Ekrad sancağı hin-i fetihden gerçi sancak tarikiyle verilmişdir ve sancak itibar olunur. Lakin yurdluk ve ocaklık üzere olub azl ve nasb kabul edilmezler. Fevt oldıkda vali arzıyla oğullarına verilür. Harice verülmez. Lakin sancaklar gibi ebvab-ı mahsulatı tahrir-i defder olunur. İçinde zeamet vardır. Sefer oldıkda zuema ve erbab-ı tımarı alay begisi ile sancak begi sair sancaklar gibi beğlerbegisi ile konub göçüb, bayrağı altında sefer hidmetine eda ederler. Ferman olan hidmete gelmezler ise sancağı oğluna veya akrabasına verilür. Ama hükümetler tahrir olınmamışdır. İçinde zeamet ve tımar yokdur. Hâkimleri mülkiyet üzerine zabt ve tasarruf iderlerler. Mefruzu'l-kalem ve maktuu'l-kadim olub ebvab-ı mahsulatı her ne ise kendüleri mutasarrıfdır.


İdris-i Bitlisî Hazretleri de yönetimi kolay olsun diye Diyarbekir bölgesini 19 sancağa ayırdı.

Aynı zamanda bu pratik sistem Musul ve Urfa bölgelerine de uygulandı.

Çünkü halkın eğiliminin bağımsızlık ve hürriyet yolunda olmasına rağmen, aşiret reislerinin arasındaki çekişmeler nedeniyle merkezî bir idarenin kurulmasına katkıda bulunmuyordu.

Çünkü her şeye karşı koyan ve hiç kimseye boyun eğmeyen bu bölgeler, İdris-i Bitlisî'nin olgun siyaseti ve isabetli planlaması sayesinde, büyük zorluklar ve çabalarla ancak Osmanlı hâkimiyeti altında toplanmaları sağlanmıştı.

Kuşkusuz, bu olgun siyaset ve güzel sonucun korunması, Kürdistan bölgesinde millî kurumların ve halkın istekleri doğrultusunda özerk bir idarî sistemin kurulmasını da gerektiriyordu.

Aslında Sultan Selim, bu noktalarda İdris-i Bitlisî'ye çok büyük bir güven besliyordu.

Öyle ki, İdris-i Bitlisî'ye kendisinin bilgisi doğrultusunda doldurabileceği ve bunları ileri gelen haysiyetli komutan ve hükümdarlardan istediğine dağıtabileceği altı imzalı "boş fermanlar" gönderdi.

Ocak 1526 yılında Kürdistan, Osmanlı sultanlarının mektuplarında hak ettiği yeri aldı.

Hatta burada dikkat edilirse Diyarbakır'a ayrıca önem verilir.

Kanuni'nin Fransa kralcığı Fransuva'ya gönderdiği mektup konumuzla ilgili kısmı aşağıda paylaşıyoruz:

Ben ki, Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Karaman'ın ve Rum'un ve Dulkadir Vilayeti'nin ve Diyarbakır'ın ve Kürdistan ve Azerbaycan'ın Acem'in ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân'ın torunu, Sultan Selim Hân'ın oğlu, Sultan Süleyman Hân'ım….


Kanuni'nin özellikle Bağdat seferleri sırasında, 1533, 1534, 1548 ve Osmanlıların Kürt emirlerinin yardımıyla Şahrizur ve Bilkas'taki Kürt bölgelerini İran denetiminden kurtardıktan sonra da 1554'te İran'a seferler düzenledi.

Musul, Erbil, Kerkük, Şahrizur, Suran ve Amadiya'dan 40 bin Kürt 1638'de Bağdat'ın Osmanlılarca kuşatılması ve ele geçirilmesinde çok önemli rol oynadı. 

Daha önce belirttiğimiz gibi Diyarbekir vilayeti 19 sancağa ayrılmıştı.

Onlardan 11 tanesi direkt olarak merkezin idaresi altında kalan Anadolu'daki idarî birlikler şeklinde oldu.

Geri kalan 8 tanesi ise Kürt emirlerinin hâkimiyeti altında bağımsız idiler.

Bu beylikler, Sameğan, Kulp, Mehraniye, Tercil, Atak, Pertek, Çapakçur ve Çermik bölgeleriydi ve bu sancaktaki beyliklerin idaresi veraset yoluyla babadan oğla geçiyordu.

Ayrıca, bu bölgede Sultan Selim'e direkt olarak bağlı olan 5 tane hükümet de bulunuyordu.

Bunlar Eğil, Palo, Ceziret İbn Ömer, Hazro ve Genç hükümetleri idi.

Kâtip Çelebi'nin "Cihannuma" kitabında bunlara ilaveten şu 2 hükümet daha zikrediliyor:

Habu hükümeti ve Malaşkurd (Alaş Kurd) hükümeti.

Bu hükümetin başkanlarına Mirê Miran (Beylerbeyi) deniliyor ve iç işlerinde tamamen bağımsız idiler.

Öte yandan bu mükemmel idarî sistem sadece Diyarbekir vilayetine özel değil; bilakis diğer Kürt bölgelerini de kapsıyordu.

Nitekim aynı sistemi Van vilayetinde de görüyoruz.

Çünkü Van vilayeti 37 sancağa ve direkt olarak sultana bağlı 4 ayrı millî hükümete ayrılıyordu.

Bu hükümetler şu şekildeydi:

  • Hakkâri Hükümeti: Bu hükümetin on bin savaşçıdan oluşan askerî bir gücü vardı ve savaş zamanında bu kuvvetin sayısı 50 bini buluyordu.
  • Bitlis Hükümeti: Bu hükümetin de Hakkâri hükümetinin askerî gücü kadar bir kuvveti vardı.
  • Mahmudî Hükümeti: Van şehrinin doğusunda kurulmuştur. Burada ise yaklaşık 120 Kürt kabilesi bulunmakta idi ve askerî gücünü buradan sağlayan hükümetin sürekli asker gücü 6 bin atlıyı buluyordu.
  • Pinyaniş Hükümeti: Mahmudî hükümetinin yakınlarında kurulmuş olup daimî askerî gücü 6 bin savaşçıdan oluşuyordu.

Evliya Çelebi de bu hükümetlere ilaveten İran-Tebriz hükümetine bağlı 5 hükümetten daha bahseder.

Bunlar; Kutur, Piredozi, Colani, Dımdımi ve Dınbili hükümetleridir.

Bir sancak olarak anılmakla birlikte, Mardin'in yönetimi bir sancakbeyine bırakılmamış, Diyarbakır Eyaleti'nin paşa sancağı Amid'den, Diyarbakır valiliğince yönetilmiştir.

Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu'da uygulana geldi.

Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran'a bağlı beylerin fetih esnasında Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de hem itikadi açıdan (ehli sünnet) ve hem de ameli açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamasıdır.

Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzimat dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiştir. 


Kısaca 

Öncelikle şu noktanın hatırlanmasında yarar var:

Kürtlerin, Osmanlı Devleti'ne bağlanması bir savaş veya işgal sonucu olmayıp, gönüllü ve karşılıklı çıkar esasına dayalı bir iş birliğiyle oluştu.

Burada en önemli sebep İran tehdidi, iki halkın Sünni Müslüman olmaları ve Osmanlı'nın Kürtlerin yönetim sistemine dokunmamaları, yani onları iç işlerinde serbest bırakmaları olarak görülüyor.

Kürtlerin, bu anlamda Müslüman Türklerle tarihte en az 6 kez kader birliği yaptığı ve bu konuda birlikte hareket ettiklerini kaydediyor.

Malazgirt, Haçlılar, Yassıçemen, Çaldıran, Kurtuluş savaşı ve son yarım asırda PKK. 

Bu açıdan bakıldığında Kürtlerin, Osmanlı Devleti'ne bağlanmaları sonucu Osmanlı devletine, imparatorluk yolunda Arap ve Acem arasında bir kavşak olan Kürtlerin büyük katkı sağladığı ve günümüzde de aynı rolü, gelecek için oynayabileceği düşünülüyor.


Öcalan, ikinci Mevlâna İdris-i Bitlisî olabilir mi? 

Tarihin Dicle ve Fırat gibi bazen canlı bazen de kanlı ama kesintisiz aktığı ve kumların sık sık yer değiştirdiği Ortadoğu'da; Öcalan'ın 2013 yılında ve şimdi yayımlanan mektupları hayati derecede önemli.

İran'ın ve Rusya'nın zayıfladığı, İsrail'in II. Siyonist-Haçlı Krallığı olarak BOP kapsamında parçalanan Bereketli Hilal'de Şam'a yaklaştığı, bu dönemde bu süreç hayati derecede önemli.

Öcalan'ın 31 Mart 2013 ve 27 Şubat 2025 yılından yayımlanan iki mektubunda aşağıdaki konular dikkat çekici görülüyor:

Kürt ve Türkler, tarih-tabiatlarına uygun, gönüllü ve İslam kardeşliği (Bugün Demokratik Toplum) içerisinde birlikte yaşayabilir.

Bu nedenle İdris-i Bitlisî'ye, "iblis" diyen zihniyetin ölümü ilan edildi (Yani PKK müttefiki Baas gibi ölmüştür).

PKK'nın doğuş sebebi, Araplarda Baas ve Anadolu'da İttihatçıların (İTF) Fransız İhtilali'ni ilham alan Batı(l) ideolojileridir.

İdeolojiler artık ölmüştür ki; ırkçılık ve Sosyalizm yerine, önceden İslam, şimdi demokrasi esaslı düzen kurulmalı.

Son 5 asırda İslam ruhu kesin başarılı oldu.

Örneğin, Abdülhamid, "Kürtlerin Babası" idi (Bave Kürdan).

Şurayı devlet azası ve emniyet amiri Ali Şemli Paşa gibi Bedirhaniler, İstanbul Belediye Başkanı Arnavut Rıdvan Paşa'yı öldürdükleri halde ancak sürgün edildiler. Abdülhamid'e kalsa o da olmazdı.

Ortadoğu, son 2 asırda ontolojik kırılmaya uğradı ve asimile edildi.

Bu emperyalistlere karşı, Filistin'de canlı yayınlarda görüldüğü gibi kardeşlik ruhu ve inancımıza uygun davranmalı ve ittifak kurmalıyız. 

Yavuz ve Abdülhamid'in siyasi ruhuna sahip olan Erdoğan ve Bahçeli, tarihi rol oynuyor.

Siyaset de buna uymalı.

Yani DEM Parti, S. Sendromundan çıkıp Cumhur İttifakı'na katılmalı.

50 bin kişinin öldüğü, binlerce köyün yakıldığı ve milyonlarca kişinin mülteci olduğu bu konunun vebali de bana (Öcalan) aitse de bunun sebebi Türkiye'de uygulanan Batılı ideolojilerdir.

Bunlar da Türkiye'de ve Ortadoğu'da başarısız oldu.

Bu nedenle bağımsızlık, federalizm ve özerklik gereksiz.

İkinci Cumhuriyet dönemine giren "Türkiye Yüzyılı"na iki halkın kaderi Irak ve Suriye'de de aynı.

İran da 5 asır önceki gibi aynı yerde.

Eşitlik ve insanca yaşama yeterli.

Zamanın ruhuna uygun olarak PKK tasfiye edilmeli.

Irak ve Suriye dâhil milli dayanışma ve barış konferansları düzenlenmeli.

Bu topraklarda "biz" kavramının eski ruhuna yani 3 büyük dinin uygun davranmalıyız.

Son 2 asırlık felaketlerin sebebi Batılılardır ki; Ortadoğu ve Asya halkları uyanmış ve biz de bu sürece destek vermeliyiz.


Sonuç olarak…

Oslo, Habur ve 2013 yılındaki süreç çukurlara gömüldü.

18 ilçe ve Diyarbakır Sur'un bir kısmı, Gazze gibi yıkıldı. 

Bu nedenle sürecin olumlu yürümesi için PKK ve PYD'nin ağır silahları ve örgütü ne yapacağını görmeliyiz. 

Eğer ki Öcalan'ın dediği gibi, bu örgütler dükkânı kapatsalar, bu süreç İkinci Yavuz dönemi gibi Türkiye'ye "imparatorluk yolu"nu açar ve Kürtler de ikinci altın dönemini yaşarlar.

İsrail'in "David Koridoru" ve "Büyük İsrail" projesi çöker.

Türkiye ve Ortadoğu'nun bu tarihi ve makas değişikliği anını iyi okumlayız ki ya Batı'nın mankurtu olacağız ya da Ortadoğu halkları olarak birleşip muhteşem "Bereketli Hilal Birliği"ni kurup dirilmeliyiz. 

Kürtçe köy adlarını tekrar düzelten bu iktidar, Eyüp Sultan hazretlerinin tepesindeki 70 yıl önce değiştirilen İdris-i Bitlisî Tepesi'ni (Pierre Loti Tepesi), bu konunun simgesi olarak aslına uygun olarak düzeltebilir.

Hadi Bismillah… 

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU