"Amerikan rüyası" çöküyor mu? BM'de dikkat çeken tavır değişikliği

Mayis Alizade Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Independent Türkçe/ChatGPT

Son günlerde dünyada iki önemli olay yaşandı.

Bunlardan biri, Birleşmiş Milletler'de (BM) yaşanan gelişmeler.

Ukrayna ile ilgili yasa tasarısında ABD'nin, Kuzey Kore ve Rusya ile aynı safta yer alması dikkat çekti.
 


BM'de yaşanan gelişmeler ve ABD'nin tutumu

Şimdiye kadar ABD, Biden yönetimi boyunca Rusya'nın sunduğu yasa tasarılarına koşulsuz olarak karşı çıkıyordu.

Ancak son durumda, yasa tasarısının öyle bir şekilde düzenlendiği görülüyor ki sanki Ukrayna, Rusya'ya saldırmış gibi bir izlenim oluşturuluyor.

Bu da Rusya'nın işgalci olmadığını ve tarafların eşit derecede suçlu olduğunu öne süren bir yaklaşımı yansıtıyor.

Bu durum, ABD iç politikasında Trump çizgisinin etkisini de gösteriyor.

Aynı zamanda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın uzun yıllardır vurguladığı "Dünya 5'ten büyüktür" söyleminin haklılığını da gözler önüne seriyor.

Çünkü ülkelerin keyfi tutumları doğrultusunda yasa tasarıları sürekli değişebiliyor.

ABD'nin Kuzey Kore ve Rusya ile aynı safta yer alması, Birleşmiş Milletler'in mevcut yapısının sürdürülebilir olup olmadığını da sorgulatıyor.


"Amerikan rüyası"nın çöküşü mü?

ABD'nin BM'deki tutumu, aynı zamanda Amerikan demokrasisinin ve "Amerikan rüyası" olarak bilinen idealin çöküşünü de gözler önüne seriyor.

Soğuk Savaş döneminde kapitalist sistem ve sosyalist sistem olmak üzere iki farklı ekonomik model vardı.

Kapitalist sistem, özellikle 1970'lerden itibaren borsa ve finans piyasalarının ağırlık kazandığı bir yapıya evrildi.

Bu süreçte üretimden ziyade kağıt üzerindeki ekonomik işlemler ön plana çıktı.

Benzer bir durum bugün ABD için de geçerli olabilir. Trump yönetimi, kapitalizmin klasik kurallarından uzaklaşarak yeni bir ekonomik yaklaşım benimsemekte.

Trump'ın Ukrayna'dan 500 milyar dolar talep etmesi, sadece ekonomik bir talep değil, aynı zamanda Amerikan politikalarının değişen yönelimlerinin de bir göstergesi.


500 milyar dolar ve Ukrayna'nın tavrı

Trump yönetiminin Ukrayna'dan 500 milyar dolar istemesi, Ukrayna'nın geleceğini de doğrudan etkiliyor.

Bu para talebi, sadece Ukrayna'nın hâlâ kontrolü altında olan bölgelerle sınırlı değil; Rusya'nın işgal ettiği topraklarda bulunan yeraltı kaynaklarını da kapsıyor.

Trump yönetimi, bu kaynaklara erişimi garanti altına almak istiyor.

Ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, ülkesinin gelecek kuşaklarını ağır bir borç yükü altına sokmayacağını belirterek bu teklifi reddetti.

Trump, Ukrayna'yı köşeye sıkıştırarak bu anlaşmayı imzalamaya zorlamak istiyor.

Eğer Ukrayna bunu kabul etmezse, ABD yardımlarının kesilip kesilmeyeceği sorusu gündeme geliyor.

Çünkü ABD'nin sağladığı yardımlar, Ukrayna'nın askeri ve ekonomik direncinde belirleyici bir rol oynuyor.


NATO'nun geleceği ve Avrupa'nın tutumu

Bu süreçte tartışılması gereken ikinci önemli konu NATO'nun geleceğidir.

Trump'ın NATO hakkındaki söylemleri ve ABD'nin Avrupa'daki müttefiklerine karşı izlediği politikalar, ittifakın geleceğini sorgulatan bir noktaya getirmiştir.

Özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Washington ziyareti ve Almanya'daki seçim sonuçları, Avrupa'nın NATO içindeki rolünü yeniden değerlendirmesine neden oldu.

Trump, NATO üyelerinin savunma harcamalarını artırmasını istemekte ve yüzde 5'e çıkarmalarını öneriyor.

Bu, Avrupa ülkeleri için büyük bir ekonomik yük anlamına gelirken, aynı zamanda ABD'nin NATO'dan çekilme ihtimalini de gündeme getiriyor.

Avrupa, özellikle Fransa ve Almanya ekseninde, NATO'nun geleceği konusunda bağımsız hareket etmeye yöneliyor.

Almanya'nın, Fransa'nın nükleer kapasitesinden yararlanma isteği ve Avrupa'nın kendi savunma sistemlerini güçlendirme çabaları, yeni bir güvenlik paradigmasının doğmasına yol açabilir.
 


Demokrasi krizi ve ABD'nin değişen rolü

Trump yönetimi, demokratik değerlere verilen önemi azaltan bir politika izliyor.

Geçmişte Bill Clinton ve Barack Obama dönemlerinde ABD, demokrasi ve insan hakları konusunda daha yumuşak bir tutum sergilemişti.

Ancak Cumhuriyetçi yönetimler genellikle daha sert müdahaleci politikalar benimsemişlerdir. Irak ve Afganistan işgalleri bunun en somut örnekleridir.

Bugün gelinen noktada, ABD'nin küresel demokrasi anlayışından uzaklaşarak daha pragmatik ve çıkar odaklı bir strateji izlediği görülüyor.

Trump yönetimi, Avrupa ile ilişkilerde ekonomik baskı kurarak kendi çıkarlarını ön planda tutan bir yol izliyor.

Bu durum, Batı dünyasında liderlik krizini ve güçlü devlet adamlarının eksikliğini de ortaya koyuyor.

Winston Churchill gibi liderlerin geçmişteki duruşu ile günümüz politikacıları arasındaki fark, dünya siyasetindeki değişimi gözler önüne seriyor.

Avrupa, kendi demokratik mirasını ve dayanıklılığını korumaya çalışırken, ABD'nin tutumu belirsizliğini koruyor.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU