Geçer, her şey geçer... Yeter ki doğru duralım, doğru düşünelim, doğru konuşalım

Celalettin Can Independent Türkçe için yazdı

Cezaevinde mutluluk yoktur. Sevinç mi? Eşinden dostundan bir selam, bir mektup gelir ya da memlekette beklenmedik iyi şeyler olur, sevinirsin; sevinç açlığından olmalı...

An itibarıyla aşırı bir sevince de kapılabilirsin ama hemen kendini toparlarsın, cezaevi ortamı doya doya sevinmeye de elvermez çünkü...

Kapatılmışlık, yalnızlık ve unutulmuşluk duygusu baskındır.

Cezaevinde hayat, hayatın kısa ve değerli olduğu gerçeğine pek uymaz.

Ağırlığını hissettiren koparılmışlık ve kapatılmışlık duygusunun en acı yanı da çoğu kez senin kendini en güçsüz anında hissettirmesi olur.

Gün gelir, insani bir yumuşak sesi ararsın, ama kahretsin duyamazsın, ta ki sevdiğin bir ziyaretçin, bir mektup, bir selam imdadına yetişene kadar...  

Cezaevinin o baskıcı ve boğucu ortamında anı yaşaman, ana saplanıp kalman tehlikelidir.

Hele de insanın acıların eğitiminden geçerek insanlaştığını unutmaya gör, hayallerini ve yaşam arzusunu unutabilir, ağır gelen koşullardan nasıl yaşayacağının ve nasıl kurtulacağının telaşesi altında ezilebilirsin. 
 


Zor zamanlar

Cezaevi bir yerde kendi geçmişine dönme, kendi geçmiş yaşanmışlıklarınızı hatırlama okulu...

Sakine annemin cezaevi önünde olsun, işkence merkezlerinin önünde olsun, beni koruma güdüsüyle çığlık çığlığa takındığı tutumu anımsadıkça, 1938 Dersim kırımında dedem ve amcalarımızın gözlerinin önünde katledilip evleri yakılırken annemin, ne yaptığını bilme  bir korku ve acı içinde çığlık çığlığa dağlara kaçışını, akşam olunca yorgunluktan düşüp uyumasını, ertesi günü yine çığlık çığlığa koşmasını ve bunu günlerce ve günlerce sürdürmesini düşündükçe için için ağlardım...

Bu ne acı!

Bu ne kadar adalet yoksunu bir dünya!

Katliamdan kurtulmak için dağlara sığınan bir başka aile kendinde olmayan annemi görüyor, korumaya alıyor ve sürgün için yollara düşmeye hazırlanan nineme ve henüz çocuk olan dayılarıma teslim ediyor da annem kaybolmaktan kurtuluyor.  

Annem, henüz 4 yaşındayken koruyamadığı dedem ve amcalarımız için attığı çığlıkları 40 yıl sonra beni ve küçük kardeşim Adil'i korumak için atıyordu.

Adil işkence altında katledildi.

Bense kaldım...

Cezaevinde Adil'i sık sık anımsardım, sık sık sık çocukluğumuza giderdim.

Hayatını kaybettiğinde henüz 19 yaşındaydı.

Az görülür derecede özverili, cesur, zeki, emekçi karakter taşıyordu.

Adil ile birlikte annemin sanki bir tarafı toprağın altındaydı.
 

cc.jpg
Celalettin Can'ın annesi ile kardeşi Adil

 

Çocukluğum yokluk ve yoksunluk içinde geçmişti, fakirdik.

Daha 5-6 yaşlarından başlayarak su ve simit satarak, esnaf lokantalarında bulaşıkçılık, komilik, inşaatlarda işçilik yaparak elde ettiğim küçük kazançlarımla ailemin geçimine katkıda bulunmak bana ne kadar da iyi gelirdi.

1970'li yıllarda Elazığ'da Nurettin Güler, İstanbul'da Kemal Karaca gibi, kaybettiğim okul ve mücadele arkadaşlarımı düşünürdüm.

1980'li 1990'lı yıllarda önemli bir kısmını kaybettiğim yakın mücadele arkadaşlarımı düşünürdüm.

1 Mayıs 1977 katliamını düşünürdüm, alanda saatler süren direnişi, az sayıda arkadaşla 42 arkadaşımızı polisin kanlı engellemelerine rağmen cenazelerimize ve yaralılarımızı hastanelere taşıyışımızı, vücutlarının sıcaklığını düşünürdüm.

12 Eylül'ün, ilk aylarını, ilk kaçak Göçekler de dahil, ayrıntılarına kadar hatırlamaya çalışırdım.

Çok geniş bir hayal dünyam olduğunu sanıyorum. Geçmişten güncele ve geleceğe kurduğum hayaller o anın acılarını, işkenceci, yasakçı ortamını, yalnızlığımı unuttururdu.

Cezaevinde olduğumu da unuttururdu dışarıda sevdiklerimleydim. 

***

Hayatın acı gerçeği, kuşak olarak yüz binlerimizle cezaevindeydik.  

12 Eylül darbecileri ağır baskı, şiddet ve yasak politikasıyla bütün itirazları susturmuş iken, içeriden dışarıya yükselen ses Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nden, Mamak'a ve Metris'e kadar kuşağımızın işkence çığlıkları ve direniş sesleriydi.  

Görünen destekçilerimiz de annelerimizdi.

Anımsıyorum da ne kadar da sahipsizdik. Annelerimiz ne kadar da çığlık çığlığa bize sahip çıkmaya çalışıyordu. 

Yıllar ve yıllarca esaret altında yaşadım. Övünmek mi gerekir bilmiyorum, ne var ki içimden övünmek de gelmiyor;

Cezaevlerinden olası zayıflıklarıma yenik düşerek çıkmadım, diyebilirim. 

Elâzığ Askeri Cezaevi'nde yeryüzünün 3 metre altında morgdan bozma 3 No'lu Özel Bölüm'ün hücrelerinde 6 yıl kaldım.  

Tek tip elbise giydirmek için önce şehir sınırında bulunan Bölge Trafik Müdürlüğü statüsü ile maskelenmiş özel bölümde 15 gün işkence gördüm.

Yeterli görülmeyince 1 No'lu Cezaevi'nde faşist tutukluların içine atılarak şiddet ve ölüm ortamında, üstelik 50'li günleri aşmış açlık grevi içinde, kurtuluşun tek yolunun tek tip elbise giymekten geçtiği işkenceli dayatmalar karşısında kaldım.

Bir keresinde de birkaç arkadaşımla birlikte faşist tutukluların kaldığı iki kalabalık koğuşun arasına sıkışmış küçük dar bir koğuşa Menduh Uyan, Şamil Batmaz, Ali Akgün ve başka bir arkadaşlarımızla daha birlikte atılarak öldürülmek istendik...

Nitekim çok geçmedi öğle yemeği vermek için koğuş kapısı açılınca onlarca faşistin bıçaklı demirli saldırılarına uğradık. Ölümüne Direniyorduk ama yetmiyordu.

Neyse ki sloganları ve bağırtıları duyan yan ek ara salonda bulunan koğuşta kalan içlerinde Fadıl Öztürk'ünde bulunduğu devrimci arkadaşlarımız kapıları parçalayarak yetiştiler…

Toplamda 14 cezaevinde 20 yıl kaldım...

Sevk ya da sürgün. Hangi cezaevine gittiysem, beraberimde umutlarımı, hayallerimi taşıdım...  

Gittiğim cezaevlerinde insana ait ne varsa, paylaştım, ortaklaştım...

Cezaevlerinde son derece zorlu, sıkıntılı günler, aylar, yıllar geçirdim.

Yaşadıklarım davranışlarıma ve hayatıma damgasını vurdu.

İradem dışında başıma getirilen türlü kötülüklerle denendim sanki.

Bazen düşünüyorum da nasıl üstesinden gelebildim, hatta nasıl hayatta kalabildim, hala tam çözebilmiş değilsem de kendimi bugünlere taşıyabildim.

Kendi bilincimin ayırdında olma, kendime saygı, sözü yere düşürmeme ve yaşamda ısrar etmemin payı oldu herhalde.

Ama bu her şeyi açıklamıyor...

"Ama"sı annemdir.  Hayatta kalmamı, "kırık dökük" bir şekilde cezaevinden çıkmamı engelleyen, hiç abartısız annemin direnişidir.

Ancak annelikle açıklanabilecek direniş biçimidir; sahiplenme duygusunun sınırsızlığıdır. 

En zorlandığım ve en yalnız kaldığım zamanlarda Hızır gibi yetişen annemdir.

Nerden duyardı, nasıl bulurdu gerçekten şaşırtıcıydı ama gerçek şu ki götürüldüğüm işkencehanenin ya da sürüldüğüm cezaevinin kapısında hemen biterdi.  

Ne işkenceci ne sıkıyönetim komutanı ne emniyet müdürü... hiçbirine kulak asmazdı...  

Sadece benim annem de değildi. Kaldığım cezaevlerinde bütün devrimcilerin annesi idi. 

2018 yılında tutuklu bulunduğum Silivri Kapalı Cezaevi'nden rahatsızlığımdan dolayı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne götürülmüştüm.

Ben revirdeyken annem sevgili yol arkadaşım Nimet'i arıyor, ağlayarak şöyle demiş:

Kızım Nimet ben Celalettin'i ellerinden aldım. Kurtardım sanıyordum, kurtaramamışım, yine almışlar...  Gelmek istiyorum, çok hastayım, yaşlandım, gelemiyorum. Celalettin sana ve arkadaşlarına emanet.

Bu denli derin sahiplenme karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum, söz bitiyor.


Çok gören mi bilir, çok okuyan mı?  

Yaşamış, düşmüş kalkmış bir insan olarak bilirim ki insan kötülüklere karşı onurunu koruyabildikçe, içinde var olan bütün zorlukların üstesinden gelebilme iradesini açığa çıkarabilir, en olmaz koşullarda dahi ayakta kalabilir. 

Yaşama tutunabilme iradesinin kapasitesi için bir ölçü aranacaksa şayet, acılara ve kötülüklere bakmak gerekir.

Başta gelen deneyim ve gözlem mekânları olmaları münasebetiyle cezaevlerini de akılda tutmak gerekir.

Düşünüyorum da bütün bu başıma gelen kötülükler beni intikam peşinde koşan bir insan, öngörülemez bir siyasetçi, bir devrimci yapmadı. 

Bütün kötülükler, haksızlıklar ve hukuksuzluklar beni eğitti.  

Kendi çekirdek özüme ulaşmaya, çok daha dost yoldaş, çok daha sahici, çok daha özü sözü bir devrimci olma çabasına itti beni.  

Bu sadece ahlaki-siyasi bir tutumun gereği de değildi: kendime olan saygımı kaybetmemek, insanlık onurumu korumak, yüksek değerleri yere düşürmemek için kötülüklerin ve kötücül tutumların öğrencisi olmak zorundaydım.  

İktidarcı, daraltıcı duruşla devrimcilik arasında Çin Seddi olduğunu öğrenmek, özellikle hayat içinde öğrenmek, dar görüşlü yaklaşımlardan artan ölçüde mesafelenmek, kapsayıcı yönelimlere açılırken saçılmamak, duruşumu sağlamlaştırmak zorundaydım.

İçeriden her seferinde kendimce yenilenmiş bir ruh haliyle çıktığımı hissettim. 

Her şeyin üstesinden gelinir, yeter ki doğru duralım, doğru düşünelim, doğru konuşalım.

Ben içerdeyken dünyada çok şey değişmişti. Birçok şey ben dışarıdayken bıraktığım gibi değildi.  

Yeni duruma dair düşünsel pratik bir öngörüye sahip olmak, uzaklara bakarak yürümek gerekiyordu.

Sonuç olarak, her seferinde giderek daha bir netleştim, yalınlaştım. 

Başardım mı? 

Anladım ki başarmak izafidir ve bir süreçtir.

 
Özgürlük ne yana düşer?

1990'da yarattığımız özgürlük olanaklarına karşın içeride kaldım.

[Neden kaldım bu hala bir "muamma"(!)...]

1991 "Özal Affı" sonucu sol çıktı, ben kaldım...

[Hukuki durumum çıkışımı sağlamaya da müsaitti...]

***

1993'ün bahar sonları olmalı. Gaziantep Özel Tip Cezaevi'nden Sakarya Kapalı Cezaevi'ne sevk ediliyorum.  

Cezaevi Savcısı beni uğurlarken, ayaküstü "91'de bırakılmamanın burayla ilgisi yoktu, Bil istedim" minvalinde kısa bir açıklama yaptı.

Gerçi bu da bir şeydi.  Ama göz göre göre tarihe havale edilen adaletsizliğin bir karşılığı olması gerekmez miydi? 

Nedense Savcı Bey'e bir şey söylemek içimden gelmedi.  

Şöyle bir yüzüne baktım, döndüm koşar adım beni Sakarya Cezaevi'ne götürecek ringe yöneldim.

 
Yine cezaevindeyim

Son iki Silivri esaretleri de dahil, 20 yıllık esaretten sonra çıktım cezaevinden.
Muktedirler en küçük demokratik kıpırdamamıza dahi aşırı tepki veriyor. 

İşte yine cezaevindeyim.  

5 yıl önce atıldığım Silivri Kapalı Cezaevi'ne yine atıldım. 1

Üstelik bu kez haksızlık ve hukuksuzluk çok daha diz boyu. 

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Cezaevine gireli iki hafta bile olmamış, hiçbir sorun sıkıntı yaşanmamış, bulunduğum ortamı anlamaya, tanımaya çalışıyorum.  

Nasılsa "iyi halli" olmadığım gerekçesiyle denetimli serbestlik hakkım uygulamaya konmayarak dışarı çıkmam engellenmiş oldu.

Yetmedi, son çıkan iki genelgeye göre (yaş haddi ve sağlık koşulları) yine dışarı çıkmam gerekiyor.  

Bu yasal prosedür de uygulanmadı.  

Velhasıl niyetleri iyi değildi, beni içeride tutma "normalleşmeden" sıcağı sıcağına kesintisiz bir itiraz, bir dayanışma geliştirilmese şayet cezamı sonuna kadar uygulamak, hatta yapay disiplin cezalarıyla daha fazla cezaevinde tutmak istiyorlar gibi görünüyordu.

Benimle apaçık konuştukları ama kamuoyuna açıklamadıkları asıl gerekçeleri ise "tarafsız" dedikleri koğuşta kalmayı tercih etmeyişimdi.

Kendi hukuklarını çiğnemekte imtina etmiyorlardı. 

İşte Yargıtay Birinci Ceza Dairesi'nin 30 Haziran 2021 tarihli kararı bu hukuksuzluğu faş eder nitelikte;

Hükümlü hakkında bahsedilen kanaate (örgütle bağının olup olmamasının anlaşılması, devlete samimiyet testinden geçmesi vs.(abç)ulaşılması bakımından hükümlünün bağımsız koğuşa alınarak değerlendirilmesinin zorunluluk arz etmediği gibi ceza infaz kurumlarına böyle bir yükümlülük yüklenemeyeceği... 2


Anlaşılacağı üzere meselenin iç yüzü şu:

Örgüt davalarından yargılananları bu ilişkilerinden koparmak için, dışarı çıkma özlemlerini kışkırtma üzerinden "tarafsız" (bağımsız) koğuşa geçmelerini ve ayrıca bu koğuşta, bir kısım uygulamaları içeren "devlete karşı samimiyet" testinden de geçmelerini ölçü olarak koymuşlar.  

Buna "evet" diyen ve "uyum" gösteren hükümlülere denetimli serbestliği uygulayarak salıveriyorlar. 

Kısacası, insanları dışarı çıkma özlemini istismar etme üzerinden zayıf düşürerek, "devlete karşı samimiyet testi"nden geçmelerinin ödülü salıverilmeleri oluyor. 

Yargıtay içtihatlarında yer aldığı üzere, ceza ve infaz kurumlarının böyle bir yükümlülüğü yok.

"Yok" ama cezaevi infaz görevlilerinden oluşturulan "Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu" mahkeme, hatta yargıtay üstü bir tutumla bu yükümlülüğü istismar ediyor ama yeni ceza ve infaz yasasına dayanarak bunu yapıyor.

Yasa ve hukuk dışılığın keyfi bir tutumla yasallığı aldatmacası yediriliyor...

Yersen!..

Bana gelince, 78'lİler Girişimi de dâhil, legal demokratik olanlar dışında başka ilişkilerimizin olmadığını kendileri de kabul ediyor, söylüyorlar da.

Yargılandığım ve ceza aldığım davanın mahkeme kararı zaten ellerinde.  

Tam bir hukuk dışılık, özel bir uygulama olduğu dışında başka bir açıklaması yok. 

 
Yollar çok dikenli

Sevgili yol arkadaşım Nimet'ten, kıymetli hocalarımdan, 78'li yoldaşlarımdan, arkadaşlardan, gazeteden ve gazetedeki arkadaşlardan uzak düşmek gerçekten ağır geliyor.

Gerçekten üzülüyorum. Ama kendime de yanmıyorum.

O duyguyu ben, kaybettiğim gençlik arkadaşlarım, özellikle sevgili annem Sakine ve sevgili kardeşim Adil ile birlikte toprağın altında bırakalı çok oldu...

Yürüdüğümüz yollar öngörülemezlikler ve belirsizlikler içinde.

Üstelik çok da dikenli, yara bere içinde kalmamak mümkün değil...  

Ama yürümek zorundayım.  

Bu benim hayatım çünkü. 

Gerçek tutkularıma tutunmak, ideallerimden, sevdiklerim ve sevenlerimden aldığım moral güçle, artık payıma ne düşüyorsa hayatı inşa etmek zorundayım. 

Her şey bir yana, bu bir ahlaki zorunluluk.

Kanter İçine
Yapıcılar türkü söylüyor
Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz zor.
Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl
ama yapı yeri bayram yeri değil.
yapı yeri toz toprak.
Çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur
                         ellerin kanar.
 
Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli
                         her zaman sıcak,

Ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak
Ne herkes kahraman
Ne dostlar vefalı her zaman.
Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı
Bu iş biraz zor,
Zor ama
            yapı yükseliyor, yükseliyor.

Saksılar konuldu pencerelere
                         alt katlarında.
İlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar
                    kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde
                    her tuğlasında
                    her kerpicinde.
 Yükseliyor, yükseliyor yapı
                    kanter içinde.

Selam! Nazım Hikmet'e selam!

 

Notlar:

1.  5 yıl önce benim kaldığım dönemdeki adı bu idi.  Şimdiki adı Marmara 5 Nolu L tipi kapalı Cezaevi
2.  Yargıtay 1. Ağır ceza dairesinin 30.06.2021 tarihli ve 2021/8298 esas 2021/15584 sayılı emsal kararı)

Not: Cezaevindeyken hazırladığım bu çalışmayı, kimi düzenlemelerle paylaşıyorum.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU