Georgescu, AfD ve Le Pen: Avrupa'nın adı konulmamış mutabakatı

Sinan Baykent Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Romanya, Almanya ve Fransa…

Avrupa Birliği'nin (AB) bu üç ülkesinde son aylarda yaşananlara mercek tutulduğunda ortaya çok sıra dışı bir manzara çıkıyor doğrusu.

Romanya'da 24 Kasım 2024 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunu önde tamamlayan milliyetçi aday Călin Georgescu, ilk turun iptalini müteakip Anayasa Mahkemesi'nce "tekrar aday olmak"tan men edildi.

Almanya'da sağ-popülist AfD partisinin 23 Şubat 2025 seçimleri evvelinde maruz kaldığı medya sansürü, "şeytanlaştırılma" ve yargının, tepesinde (potansiyel olarak) sallandırdığı "anayasal tehdit" suçlaması malum.

Nihayet Fransa'da Ulusal Birlik partisinin 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki muhtemel (kazanan) adayı Marine Le Pen, çıkarıldığı mahkemece "zimmete para geçirmek"ten suçlu bulundu ve "derhal tatbik edilmesine karar verilen 5 yıllık seçim/seçilme yasağı" cezasına çarptırıldı.

Üç figürün-oluşumun müşterekliği ise savundukları keskin anti-küreselci ve "barış lehtarı" tutum.


Georgescu, AfD ve Le Pen ne istiyorlar?

Georgescu diğer ikisine kıyasla "tarihsel milliyetçilik" kalıbına daha iyi giriyor.

Romanya'da 1930'ların Corneliu Zelea Codreanu ve Demir Muhafızlar çizgisine nispetle duyduğu hürmeti vaktiyle esirgememiş, dahası açıkça ilân etmiş bir şahsiyet.

Dindar, ekolojist ve uluslararası tecrübesi var. Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) ve Brüksel bürokrasisine şiddetle muhalif.

Avrupa'nın Ukrayna için Rusya'yla çatışmaması gerektiğini, Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında diyaloğu kolaylaştırıcı bir "denge unsuru" olması istikâmetinde kanaatleri hâsıl.

AfD ve Le Pen ise birbirine denk "sağ-popülist" faktörler. Seküler bir profil serdediyorlar.

Biri Adolf Hitler ve nasyonal-sosyalizmin, öteki Philippe Pétain ve faşizmin gölgesinden bir an evvel kurtulmak ve "özgürleşmek" için fevkalâde sabırsız. Bütün hesaplarını buna göre yapıp, tüm adımlarını buna – yani hâkim kıstaslar ışığında "normalleşmeye" – göre atıyorlar.

Rusya'yla köprülerin atılmasına karşılar ve bir "orta yol" bulunması gerektiği inancındalar. Federal Avrupa ülküsüne karşı "Uluslar Avrupa'sı" tasavvuruna sadıklar.

Hepsinin Trump'la ve Putin'le (doğrudan veya dolaylı) müspet ilişkileri var. 

Nitekim üç örnekte de her defasında karşılaşılan "haksızlıklara" karşı tepki hem Beyaz Saray'dan hem de Kremlin'den geldi.

Bu durum, Avrupa'da çekirdeğini liberallerin teşkil ettiği müesses nizâmı derinden rahatsız ediyor.


"Büyük Siyâset"in atipik cepheleşmeleri

Gerçekten de ABD'de başlayan ikinci Trump dönemi ve Trump'ın Ukrayna özelinde Rusya'yla (hususen de Putin'le) aradığı "barış zemini" Avrupa devletlerinde "denklem-dışı" kalma korkusunu tetikledi.

Trump'ın NATO'ya eleştirel yaklaşımı korkunun dozunu artırırken, söz konusu süreç Avrupa'yı yeniden silâhlanmaya ve kendi "güvenlik mimârîsini" şekillendirmeye yönlendirdi.

Avrupa müesses nizâmının kurucu koruyucuları olan liberaller "savunma" noktasında gün geçtikçe şahinleşirken, "Yeni Avrupa" istencinin bayraktarları pozisyonundaki ulusal-sağcılar çoğunlukla bir nevî "pasifist" bir seçeneği önceliyorlar.

Gerçek şu ki, Avrupa'nın 21'inci yüzyılda "Tarih" sahnesinde oynayacağı rol henüz netleşmiş değil.

Ve yürüyen restleşme, Avrupa'nın ABD ve Rusya arasında "var olan" ile "olması gereken" jeopolitik hizâlanmada kaderini tâyin bâbında belirleyici.

Hâlihazırda Eski Kıta gerek siyasal gerekse toplumsal düzlemlerde kabak gibi ortadan ikiye ayrılmış vaziyette – ki, bu zaten bir müddettir devam eden bir olgu.

"Yeni" olan ise söz konusu kırılmanın uluslararası dinamikler (yahut "Büyük Siyâset") çerçevesinde kazandığı ivme.

Hâl böyle olunca iç plânlarda son derece "atipik" cepheleşmelerin meydana geldiği de dikkatlerden kaçmamalı.

Somuttaki karşılığı çok ilginç: Rusya'ya karşı tavizsiz, hatta "sert" (ve bazen "askerî") bir duruş sergilenmesini isteyenler arasında liberal tonları sabit merkez (muhafazakâr ve yer yer ulusal-muhafazakâr) sağ, merkez (sosyalist, yeşil, sosyal-demokrat) sol varken, "pasifist" tarafta sözgelimi monarşistler, tarihsel milliyetçiler, sağ-popülistler, sol-popülistler, komünistler ve anarşizan unsurlar göze çarpıyor.

Biri "müesses nizâmın kendisi" iken, diğeri "müesses nizâmın sabotajcısı".

Gelinen aşamada ise müesses nizam kendisini müdafaaya soyunuyor ve mevzubahis müdafaa adı konulmamış, resmiyete dökülmemiş bir "mutabakat" etrafında cisimleşiyor.


"Ok yaydan çıktı" mı?

Avrupa müesses nizâmı 1945-sonrası dönemde açılan "liberal demokrasi paradigması"ndan (artık dökülen makyajından geriye ne kaldıysa) bir milim dahi sapmaya razı durmuyor.

Velev ki bu, halk yığınlarının irâdesiyle çelişse bile. 

Şüphesiz ki bu oldukça cüsseli ve içinden çıkılması zor bir paradoks.

Dahası, bir çeşit "halka rağmen liberal demokrasi" devri gibi tuhaf bir "yaratık-statüko"ya savruluştan dahi pekâlâ bahsedilebilir.

Demokratların bile demokrasiyi terk ettikleri bir vasattayız. Devletler varoluş içgüdülerine tam dönüş yapıyor. Ufukta her geçen gün biraz daha doğan "büyük savaş" riski ise artık kimseye sır değil.

Dolayısıyla içinden geçtiğimiz uluslararası "katılaşma" konjonktüründe artık köklü "teamüller"den yahut kadim "normal"lerden uzaklaştığımız ve daha çok uzaklaşacağımız aşikâr.

Avrupa müesses nizâmı ABD ile Rusya'nın Avrupa'yı bölmeye, belki de "paylaşmaya" yönelik bir anlaşma-uzlaşma içinde olabileceği düşüncesiyle, dişine kadar silâhlanmanın ve kendisine yöneldiğini algıladığı tehdide silâhla karşı koymanın kararlılığında.

Bu kararlılık, "çatlak ses" istemiyor. Hele ki çıkan bu seslerin "menşei" noktasında duyduğu şüphelerle, daha hiç istemiyor.

Karşı taraf ise müesses nizâmın "savaş çığırtkanlığı"nı – monoblok yol, yöntem ve savlarla olmasa da – bastırmaya çalışıyor ve "barış" kartını öne sürüyor.

Paris'ten Berlin'e son haftalarda iyiden iyiye kalabalıklaşan "barış mitingleri" ve "barış yürüyüşleri", pasifist kanadın hem "sağ" hem de "sol" varyantlarınca-aktörlerince düzenleniyor.

Benim tahminim bu toplantıların zamanla daha çok sıklaşacağı ve büyüyeceği doğrultusunda.

 Öte yandan Avrupa müesses nizâmı da elindeki tüm legal kozları oynamayı sürdürecektir.

Kâh sağa kâh sola vurarak kendi siyâsetini galip kılmanın peşinden azimle gidecektir.

Can alıcı soru ise şu: Antagonizma had safhaya ulaşırsa ne olur?

Cevabı; liberal demokrasinin askerîleşme eşiği ile pasifistlerin yığınlardaki meşruiyeti belirleyecektir.

    

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU