İstisnasız Müslüman toplumun her kesiminde akla uygun olmayan birçok "hürafi" inançlar mevcuttur.
Her kesim, kapasitesi oranında bu durumu yargılamakta ve kendince bunu önlemek için birtakım çareler peşinde koşmaktalar.
Din adamı konumunda olanların akıl üzerinden bu durumu yargılaması, kimi kesimler tarafından "dinsizlik" olarak nitelendirilmekte.
Diğer bir ifadeyle o kesime göre, din adına uydurulan hurafeleri yargılamak, adeta dini yargılama gibi değerlendirilmekte.
Oysaki vicdan sahibi din adamlarının akıl üzerinden bu gibi hurafe şeyleri yargılaması, dini bir tür şaibelerden temizlemek ve onu, makul ve makbul seviyeye getirmek içindir.
Gerçeği söylemek gerekirse "akılcılık", günümüz dünyasında tüm hızıyla devam edip gitmektedir. Hatta Müslümanlar içerisinde de bu durum, "yeni konular" başlığı altında yer alan meselelere bakıldığında hayli ilerlemiş gibi gözükmektedir.
Dolayısıyla, dine öncülük yapan kimselerin Müslümanların eksikliklerini gizlemelerine hiç de gerek yoktur.
Özellikle de kültürlü gençlerin dine teslim olmaları için, bu durumları izah etmeleri kaçınılmazdır.
Eksiklikler açıklanmadığı taktirde, hurafelerle yoğrulmuş bir dinin mukabilinde kültürlü gençlik, asla boyun eğmeyecektir.
Ve yine bu gençlik, bütün hızıyla internet ve üniversitelerden almış oldukları eğitim ile İslam'daki boşlukları keşfedip, din yoluyla aldatıldıklarını keşfetmiş bulunacaktır.
Bundan ötürü de dinden intikam almaya başlayıp, Allah, fazilet ve değerler gibi şeylerin zıddına başkaldırmış olacaklardır. Bu da din için büyük bir tehlikedir.
Tekrar konumuza dönmeli olursak; din adamı, Allah'a iman ve değerler üzere hareket eden kimsedir. Rezillikleri terk edip "ahlakî dine" sahiplenendir.
Din adamının görevi, ilim havzalarında yalnızca taharet, necaset, oruç, namaz vs. gibi şer'i hükümlerle uğraşmak değildir.
Üzülerek belirtmeliyim ki o işler ile uğraşan şekilci "din adamları", dini bu türden ibadetler ile sınırlandırıp onu bir ritüeller yumağına dönüştürdüler.
Bununla yetinmeyip topluluklar içerisinde hurafeleri de yaydılar.
Dinin özündeki hurafelerin varlığını kabul etsek dahi, onları Mutezile ekolüne mensup alimler gibi "tevil" etmek zorundayız.
Mutezile ekolü, Kur'an'ın nüzulünden 100-150 yıl sonra, Kur'an'da yer alan örneğin "Allah'ın arş üzerinde oturduğundan, elinden, yüzünden, gözünden, kulağından ve bunlar gibi Allah'ın organlarından bahseden kimi ayetleri, aklın hilafına olmalarından dolayı tevil etmiş ve bunların 'mecaz' olduklarını" söylemişlerdir.
Dolayısıyla da öyle bir dinî algıya hiçbir zaman teslim olmadılar.
Fakat Eş'ari ve bunlar gibi düşünenler, Kur'an'da geçen her şeyin hakikatin ta kendisi olduğunu ileri sürerek onları olduğu gibi kabul etmenin şart olduğunu iddia ettiler.
Diyebiliriz ki bu gibi alimlerin aklı, elbette ki "müteabbid/teslimiyetçi" ve yalnızca ibadet ve kulluk bilinciyle şekillenmiş bir akıldır.
Son dönemdeki "akılcılık", kadim dönem "akılcılığın" zıddınadır.
Fakat kimileri tarafından bu andaki dinin, o dönemdeki "akılcılık" ile uyum içerisinde bulunduğu düşünülür.
Nebinin, bundan dolayı müşriklere galip olduğuna inanların gerekçeleri de işte budur.
Çünkü, onlara göre o dönemdeki din, akıl ile uyum içerisindeydi ve vakia (gerçek) ile bire bir uyuyordu.
İslam'daki "vakia", Hıristiyanlıktaki gibi değildir. Çünkü Hıristiyanlıkta aklın kabul edemeyeceği şeyler vardır.
O gibi şeyler onlardan sorulduğunda, "bunlar birer sırdır" demekle yetinmekteler.
Yani, onlara göre insan Allah'tır. Allah gelmiş Meryem'in karnına girmiş ve oradan tekrar doğmuştur.
Oysaki akıl bunu kabul etmez. Onların aklı da bunu kabul etmemesine rağmen "bunlar birer sırdır" demekle yetinmekteler.
Fakat İslam'da bu türden sırlar mevcut değildir ve her şey mantığa dayalıdır.
Dolayısıyla İslam, Hıristiyanlığa nispeten daha çok tercih edilen bir dindir.
Evet, Hristiyanlık ahlak yönünden tercih edilebilir ve hatta İslam'dan daha üstün de olabilir.
Çünkü İslam'ın o dönemin şartlarına göre varlığını sürdürmesi, kıtalleri gerekli kılmıştı. Fakat bunlar, dinin "zatı/özü" değil, arazları (ilaveleri) dirler.
Müslüman birisi dini yargıladığı zaman ona denilir ki, şunlar dinin zatı, şunlar da arazlarıdır.
Fakat ateist, laik ve Hıristiyan biri İslam'ı yargıladığında, onu mantıklı bir şekilde yargılamıyor.
Örneğin, onların İslam'da savaş esnasında esir olarak alınan cariye ve köle konularını eleştirilerinde dikkat etmedikleri şey şudur:
O dönemde bu gibi şeyler, o toplumlara hâkim olan kültür tarafından normal karşılanan ve kabul edilen durumlardı. Fakat İslam'ı savunan aydınlar, içerisinde bulunduğumuz bu çağda İslam'daki köle, cariye vs. gibi arazi konuların tatbik edilmesinin mümkün olmadığını öne atar ve İslam'ı bu yönüyle eleştirirler.
Oysaki eleştiri konusu olan şeyin açık olması gerekir.
Yalnızca "İslam şunu şöyle söylüyor, bunu böyle söylüyor" demekle olmuyor.
Bu türden söylemler, hatalı söylemlerdir.
Maalesef İslam'ı eleştirenler, bu işleri birbirleriyle karıştırıyor ve tarihteki İslam'a bu çağın ölçütleri üzerinden bakıyorlar.
Daha açıkçası, içerisinde bulunduğumuz bu modern zamanın anlayışıyla onu anlamaya çalışıyorlar.
Bu da eleştiriye zarar verdiği gibi onda boşluklar da meydana getiriyor.
Kısaca söylemek gerekirse, dine muhalefet eden biri, şayet kendini yeterli buluyor ise, o taktirde elbette ki dini terk edebilir.
Fakat insanların yüzde 90'ı avam ve taklitçidir. Yani halkın tümü akılcı ve dinden bağımsız değil, Allah'a ve dine muhtaç kimselerdirler.
Hatta o insanlar "Bizler marifet (bilgi) olarak değil, ontolojik olarak dine muhtacız" derler.
Yani, bilgi olarak olmasa da manevi ve varoluşsal olarak dini yönlendirmeye ihtiyaçlarının bulunduğunu söylerler.
Dolayısıyla ateist ve kültürlü insanlar onlara, "Gelin, dini, bilgi açısından tartışmaya açalım" dediklerinde.
Onlar da şunu söylerler:
Hayır, bilgi temeli üzerine kurulu bir dine ihtiyaç yoktur, biz din ile kendimizi rahat hissediyoruz, bu din bizim hem hayatımız üzerinde etki bırakıyor hem de öldükten sonraki hayatımızda etkindir.
Dolayısıyla ateist ve kültürlü insanların elinde, avam halkın yaşadıkları bu duygu için herhangi bir ilaç ve cevap mevcut değildir.
Son dönemlerdeki Batılı düşünür ve psikologlar şöyle derler: "Din faydalı bir şeydir."
Hatta Amerika'da pazar günleri binlerce insan kiliselere ayin yapmaya giderler.
Onların tümü, elbette ki avam insan değildirler, aralarında öğretim üyeleri ve akademisyenler de vardır.
Japonya da öyledir. Buda ve Şiva dinine mensup olanlar da çoğunlukla bu seviyedeki insanlardan müteşekkildirler.
Onlar da derler ki, bizler mabetlere gittiğimizde kendimizi rahat hissediyoruz.
Fakat bu psikolojik rahatlama laik ve seküler akla sahip olanlarda mevcut değildir.
Ateizm de insana böylesine bir rahatlama temin edemediği gibi, üniversiteler de böyle bir psikolojik rahatlama veremiyor.
Onlar insanlara yalnızca ilim verip, tabiatın bazı sırlarını keşfettiriyor o kadar.
Fakat insanın "ontolojik/varoluşsal" ihtiyacı (yani manevi gereksinimi) yalnızca bilgiden ibaret değildir.
Şu anda birisi "Benim dine ihtiyacım yoktur" diyebilir ve hatta dini terk bile edebilir.
Fakat dindarlarda, onlara karşı oluşturdukları hastalıkların aynısının, günümüzdeki kültürlü ve laik insanlara da bulaştığını müşahede etmekteyiz.
Onlar da dindarları küçümsüyor ve akıllarının eksik olduğunu söylüyorlar. Oysaki din, aklî sorunlardan değildir.
Diğer bir deyişle din; "ilim" değildir. Hatta şu anda bile kimi dindarların, yer küresinin düz, güneşin de onun etrafında döndüğüne inandığını görebilirsiniz.
Bunlar hakkında da "Onların aklı eksiktir, çünkü ilim bunu böyle söylemiyor" demekteler.
Fakat bugün Amerikalı psikologların büyük çoğunluğu, din hususunda, onun olması gerektiğini savunuyor ve diyorlar ki insan, 50 yaşından sonra ölümü düşünmeye başlar ve ölüm korkusunu da ancak din ile giderir.
Ve yine diyorlar ki; dindarlar yaşlandıklarında, psikolojik olarak yalnızca din ile rahatlama elde ederler.
Bundan dolayı, sürekli Kilise ya da mensubu oldukları dinin mabetlerine giderler.
Gerçekten camilere de baktığımızda oraya gidenlerin büyük çoğunluğunu 50 yaş üstü insanlar oluşturmaktadır.
Gençler ise genelde azınlıktadır. Demek ki insanın psikolojik olarak dine ihtiyacı vardır.
Onlara denilse ki, dinde "hurafeler" vardır. Derler ki, "Olsun. Onun bir sakıncası yoktur."
Çünkü hurafelere de insanların ihtiyacı vardır. Zira her hurafe zararlı değildir. Onların içerisinde hatta faydalı olanları dahi vardır.
Ayrıca dinin bütününün akıl ile uyum içerisinde olması da mümkün değildir. Öyle olursa, din felsefe ve ilim olur.
Dinde "gaybî" boyut vardır. Hurafeler ise, dinin bu boyutundan sızıyor. Çünkü bu boyut, akıl ile idrak edilemiyor.
Örneğin melek, cin, kıyamet alemi, Allah'ın sıfatları vs., tümüyle hurafelerdendir. Yani aklın bu alana girmesi mümkün değildir.
Aslında ateist ve bu gibileri dini inkâr etmekle hata yapıyorlar.
Şayet insanlardan kimileri dine ihtiyaç duymuyor ise eyvallah, onlar dini iptal edebilirler.
Fakat gerçek şu ki, dinde nice konular vardır ki, ilim onları cevaplayamamaktadır.
Akılcılığın faydası da dindeki zararlı hurafeleri dinden seçip atmaktır.
Kısacası laiklerin direkt olarak İslam'ın kendisini eleştirmeleri doğru değildir.
Çünkü birçok türden İslam anlayışı vardır. Yani İslam'ın tümünü bir tek kategoriye yerleştirmek ve tümünü iptal etmek mümkün değildir.
Örneğin "irfanî İslam" ve "vicdanî İslam" vardır ve bu da İslam'ın türlerinden biridir.
Fakat vaicdanî İslam; iman ve fazilet İslam'ıdır ve bu İslam'da şeriat yoktur. "Şeriat", ideolojik İslam'ın hususiyetlerindendir.
Aslında eleştirilere muhatap olmayacak İslam, "birincil türdeki" İslam'dır ve o da ariflerin algısında mevcuttur.
Ayrıca arifler, yalnızca İslam dinine mensup değillerdir. Bunlar Hıristiyanlık, Budizm ve diğer inançlarda da mevcuttur.
Yani arifler, nefsi arındırma anlamındaki "tezkiye-i nefis" ile meşgul olan kimselerdir.
Maddi alem ve benlikten/egodan kurtulup, yüce makamlara ulaşmak isteyen insanlardır.
Bunlar "dini", egolarını ıslah için isterler. Ve yine dinden, nefs-i ammare' lerini ıslah için yararlanırlar. Onlar için dinin faydası budur.
Dedik ki, "Bunların algısındaki din için eleştiri söz konusu değildir."
Çünkü arifler, dini bilgileri kabul etmezler. Yani onlarda da "itikat" vardır, fakat itikat onlar için pek de önemli değildir.
Önemli olan şey, kalbî duyum ve nefsi ıslahtır. Yani onlar, psikolojik olarak dinin varlığını isterler. Onlar için din, "ideolojik" değil "ontolojik" bir vakıadır.
Dolayısıyla, ontolojik bir İslam'ın herhangi bir kusuru ve eleştirisi söz konusu olamaz.
Bütün inançlarda şayet insan, eksiklikten kemalata doğru gider ve nefsini tehzip ederse ve yine ahlakını mükemmelleştirirse, ondaki bu durum güzel kabul edilir.
İslam'ın ikincil (ritüel) türündeki anlayışını eleştiri konusu yapmak ve ona ideoloji anlamını yüklemek de yine mümkün değildir.
Örneğin, halkın yüzde 90'ı böyledir ve "avam/genel halk"ın İslam'ı, yalnızca oruç tutmak, namaz kılmak, hacca gitmekten vs. ibaret, ritüelleri icra etmektir.
Avam halkın anlayışındaki dinden hükümet kurmayı çıkarmak, ekonomi vs. gibi şeyleri onun üzerinden icra etmek, asla beklenilmez.
Dolayısıyla bu algıdaki İslam, laisizm ile de ters düşmez.
Malezya, Endonezya vs. gibi İslam ülkelerindeki insanların çoğu, yalnızca camilerinde namazlarını kılar, haclarına gider, melek, cin, kıyamet alemi vs. gibi şeylere de iman ederler o kadar.
Bunların algısındaki İslam'ın hayata, kültürel gelişmeye, yenilikçilik vs. gibi şeylere herhangi bir zararı dokunmaz.
Yani bu kesimin algısındaki İslam, yenilikçilik ile ters düşmez. Dolayısıyla bunlar da eleştiriden uzaktırlar.
Asıl eleştiri, insan ve toplum için en tehlikeli olan, "ideolojik İslam"adır ve ideoloji, İslam dinini siyasileştirmiş ve hayatın gayelerinden bir haline getirmiştir.
İşte tehlikeli olan da budur.
İdeolojist İslamcılar, "Kur'an ve Sünnet yaşamın tüm boyutlarına hitap etmiştir" dedikleri zaman, "İslam'ın yeniliği, gelişmeyi, demokrasiyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğü vs. gibi şeylerin tümünü, küfür olarak görüp reddettiğini" söylemek istemekteler.
Yani bunlar da aynen Daiş, Htş, İşit, el- Kaide, İhvan ve Taliban gibi düşünmekteler. İlim havzaları ve el-Ezher de böyledir.
Suudi Arabistan'daki Vahhabilerin alimleri gibi bunların algısındaki İslam, ideolojik İslam'dır.
Bunlar derler ki, "her şey Kur'an ve Sünnette mevcuttur. İcma ve istihsanda geçmiştir."
Kısacası bunlar, "aklı" tümüyle dondurmaktalar.
İşte tehlikeli olan İslam da budur.
Bu gibi İslam'ın birinci tehlikesi, aklı dondurup işlemez hale getirmesidir.
İkinci tehlikesi de insanın kimliğini asimile etmesidir.
Aslına bakılırsa insanın zati kimliği "insan oluşudur."
Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Budist, Türk, Arap, Fars vs. gibi sonradan oluşan kimlikler, arazi (ikincil) kimliklerdir.
Bu türden bir İslamî algı, Şiilik, Sünnilik, Türklük, Kürtlük vs. gibi tali kimlikler vasıtasıyla, insanın zatî kimliğini, onun insanlık hak ve vicdanını tümüyle süpürüp, yerine "işte sen Müslümansın", "Sünni'sin", "Şii'sin", "Türk'sün", "Arap'sın", "Kürt'sün", bu kimlik senin için yeterlidir, senin aslın budur, bunu korumalısın, diğer tüm inançlar sapıktır, bir tek senin yolun doğru yoldur gibi düşünceleri insana kimlik olarak veriyor ve bu şekilde insanlar arasında düşmanlık yaratıyor.
Ayrıca bu türden ikincil kimlikleri çekici bir duruma sokuyor.
İnsanın zatına muhalif olan bu ikincil kimlikleri insanda oluşturduğu için ideolojik Müslümanlara baktığınızda, onlarda insanlık diye bir şey göremiyorsunuz.
O türden İslamcılar bombayı bağlayıp kendileriyle birlikte diğerlerini de gümletiyorlar.
Acaba böyle birisi, kendinde insanlık kimliği bulunduğuna inanıyor mu dersiniz?
Bunlar asimile edilmiş varlıklardır. Bundan dolayı biz diyoruz ki, böyle bir İslam, eleştirilmesi ve yok edilmesi gereken bir İslam'dır.
Çünkü, şayet böyle bir ideolojik İslam serbest bırakılır ise hem insanların insanlığını yok edecek hem de onları asimile edip vicdanlarını ortadan kaldıracaktır.
Yani bu tür sözde Müslümanların bakışları, Kur'an ve Sünnet üzerindendir ve yaptıkları bu zulümlerin tümünün ilahi emir olduğuna inanırlar.
Dolayısıyla da ilahi emre itaatin şart olduğunu dillendirirler.
İşte bu canilerin ve onların sahip olduğu bu İslam dışı düşünceleri, günümüzde bile ilim havzalarında köle ve cariye konusu şeklinde ders olarak okutulmaktadır.
Onlar sürekli; "günün birinde İslam güçlü bir din olacak ve örneğin Avrupa'ya saldıracak, o toprakları işkal edecek, oranın insanlarını köle ve cariye olarak sahiplenip onlar üzerinde hakimiyet kuracaklardır" gibi bir beklenti içerisindeler.
Böyle bir düşünce, büyük bir tehlike arz etmektedir.
Dolayısıyla, İslam'ın tümü değil, böyle olanı eleştirilmeli ve yok edilmelidir.
Şu andaki Müslümanların sayısı 1 milyar 500 milyonu aşmış durumdadır.
Bunların içerisindeki 1-2 milyonunun bile öyle bir düşünceye sahip oldukları taktirde, yine de o gibi düşünceleri yok edilmelidir.
İrfanî, vicdanî ve avamî gibi diğer dini algıların şu ana kadar kalmasının nedeni ise, o algılardaki dinin, insanların yararının dokunmasıdır.
Şayet onlar da zararlı olsalardı, akıl onların da yok edilmesi gerektiğini elzem görürdü.
Bu üç algıdaki İslam'da alim ve filozoflar vardır ve şu ana kadar da varlıkları devam etmektedir.
İşte bir dinin faydalı ve zararlı yönlerini keşfetmek gerekir. Buna, "Kant'ın yargılaması" da denir.
Şayet bir inanç yargılanacaksa, kanaatimce ilk önce o inancın tefsirlerinde (yorumlarında) yapılmalıdır. Yani Müslümanların elinde yüzlerce tefsir vardır.
Ariflerin, filozofların, Şiilerin, Sünnilerin ve her kesimin kendine has tefsirleri mevcuttur. Kısacası her bir milletin elinde, birden çok tefsir bulunmaktadır.
Tefsirlerde de köle ve cariye hususunda, yine birden çok yorum söz konusudur.
Burada önemli olan şudur:
Tarihteki İslam'ı, günümüz bakış açısıyla yorumlamamamız lazım. Bizler, ideolojik İslam'ı eleştirirken, nebinin de ideolojik İslam ile geldiğini kabullenmemiz gerek.
Yani, şunu itiraf etmeliyiz ki, nebinin tarihteki getirdiği İslam da ideolojik İslam'dır.
Fakat onun İslam'ı, o dönemin koşullarına uygundu.
Şu anda ise, öyle bir ideolojik İslam, tümüyle tehlikelidir.
Bizlerin şu andaki eleştirdiği İslam, ideolojik İslam'dır.
Nebi, bundan 1400 yıl öncesinde, döneminin insanlarına "Sen Müslümansın" gibi yeni bir kimlik oluşturan İslam ile geliverdi.
Bu kimliği onlara "insanlığın" zıttı olarak vermedi.
Çünkü o dönemin Arapları, zatları itibarıyla kendilerini "insanlığın adamı" olarak değil, "kabilenin adamı" olarak görüyorlardı.
Onlarda "insan hakları" ve hukukun üstünlüğü diye bir şey yoktu.
Öldürüyor ya da köle oluyorlardı. Gururları kabileleriydi. Daha doğrusu onlarda kabile kimliği vardı.
Nebi gelip onlara, "İslam" diye daha geniş bir kimlik verdi.
Açıkçası nebi, bunların zatlarında bir değişim vücuda getirdi.
"Müslüman" olmalarıyla onların zatlarında güzel bir değişim oluştu.
Bundan dolayı da bu din, 1400 yıldır ki ayaktadır.
Demek istiyorum ki, içerisinde yaşadığımız şu dönemde "din", asla "ideolojik din" olmamalıdır.
Böyle bir din algısı şu dönem için tehlikeli ve insanları asimile etmektedir.
Avrupa ve Japon halklarına baktığımızda, onların hem bireysel hem de toplumsal olarak Müslümanlardan daha ahlaklı ve eğitimli olduklarını görüyoruz.
Bizdeki durumlar bunların tam tersidir. Çünkü bizim toplumumuzu bu hale getiren şey, aslında "din" değil, dinin dışındaki başka sebeplerdir.
Örneğin, Müslümanlara "hırsız" deniyor. Acaba İslam veya nebi Müslümanlara hırsızlık yapmaları için emir vermiş midir? Acaba İslam ve nebi hırsızlığı onay verir mi?
"Hırsızlık" şu anda Müslümanlar içerisinde yaygın olabilir.
Fakat İslam'ın ilk ortaya çıktığı dönemde, Rum, Fars, Yahudi, Hıristiyan vs. gibi topluluklarda da hırsızlık yaygındı.
Onlar da bir bölgeye ya da şehre girdiklerinde karşı tarafın mallarını ganimet olarak alırlardı, hırsızlık yaparlardı, erkeklerini köle, kadın ve kızlarını cariye edinirlerdi.
Yani bu konu, o dönemin tüm insanları için gayet doğal, kabul edilir ve mantıklı sayılırdı.
Fakat şu dönemde öyle değildir. Günümüzdeki akılcılar İslam'ı değil, Müslümanların durumunu yargılamalılar.
Bizim laik, kültürlü ve yenilikçi insanlarımızın sorunları da işte buradadır.
Genelde bu kesimdeki insanlar, konuları bir biriye karıştırırlar.
Şu andaki İslam'da böyle bir şey yoktur.
Bundan dolayı, diyorum ki eleştirilerimizde dahi insaflı olmalıyız.
Müslümanların içine düştükleri bu makus durum, sömürü, yoksulluk, dikta yönetim ve bunlar gibi şeylerden ötürü bu şekilde olabilir.
Fakat biz bu durumlarla ilgili bilgileri, makul ve vazih bir şekilde vermek ve öyle yargılamak mecburiyetindeyiz.
İdeolojik İslamcılar moderniteyi (yeniliği) yargılıyor ve Batı dünyasının yaptıkları her işin tümüyle küfür ve Allah'ın zıddına olduğunu iddia ediyorlar.
Bizler de genele dair konuştuğumuzda, onlar gibi işi karıştırmamamız lazım.
Çünkü bundan sonuç alamayız. Yani biz normal düşünen Müslümanlar da modernistler gibi İslam'a saldırmış oluruz.
Bunun çözüm yolu; işleri birbirinden ayırmaktır. Bunun da binlerce faydası vardır. Zira her inançta hem hak hem de batıl vardır.
Önemli olan bunların hak olanı ile batıl olanını ayrıştırıp, doğru olanını alıp batıl olanını terk etmektir.
İslam'daki işler kime nispet verilmelidir?
İslam, genelde tüm işleri Allah'a nispet verir.
Oysaki dindeki naslar, şeriatın nebiden olduğunu söyler ve bunu Allah'a nispet vermez.
Bundan dolayı da İslam alimleri şöyle derler:
Muhammed'in helalı, kıyamete kadar helaldir, haramı da kıyamete kadar haramdır.
Alimler der ki, şeriatın bir kısmı cahiliyet dönemine ait hükümlerdir ve bu türden hükümler Allah'tan değildir.
Yani bu türden cahiliye dönemine ait hükümleri Allah'a nispet etmek tehlikelidir.
Buna dair deliller getirmekten gayeleri de bir tür Allah'ı o zandan kurtarmaktır.
Aynen öyle bizim kastımız da Allah'ı bu gibi cahiliye hüküm ve hurafelerinden tenzih etmektir.
Örneğin, Allah'ın bazı azapları gönderdiğinden ve bu azaplar ile hiç de suçu olmayan kadın, çocuk, hayvan, bitki vs. gibi varlıkları cezalandırdığında söz edilmektedir.
Mesela Semud kavminden birkaç kişi bir araya gelerek bir deveyi katletmiş veya bir şehir halkı Nuh Nebi'ye iman etmemiştir diye Allah azabını yer yüzüne gönderip dünyadaki ne kadar canlı cansız varsa, tümünü cezalandırıp helak ettiği iddiası ortaya atılmıştır.
İşte Allah'ın böyle bir işi yapması, akıl ile bağdaşmıyor. Hatta ahlak ile de bağdaşmıyor.
Ben, böyle bir eleştirinin yerinde olduğunu kabul ediyorum. Şimdiye kadar benim bu eleştirime karşı makul ve makbul bir cevap da almış değilim.
Evet, böyle bir iddia nebinin döneminde geçerli olabilirdi.
Çünkü o dönemdeki "akılcılık", dönemimizdeki kadar gelişkinlik göstermemişti. Yani o dönemde tek renk vardı.
Bir şey ya beyaz ya da siyahtı. Her şey ya Allah'tandı ya da değildi.
Fakat şu dönemde renkler çoğaldı. Yani o dönemde nebinin "her şey Allah'tandır" demesi, o günün toplumsal şartlarının ona yüklenmiş olduğu bir tür icbarî bir durumdu.
O dönemde, kâhin ve şairlerin cin ve melekler ile konuştuğu konusu da yaygındı.
Nebi geldikten sonra cinler ile konuşmayı kaldırıp "Ben melekler ile konuşuyorum" dedi.
O dönemde derlerdi ki cinler göğe çıkıp meleklerin konuşmalarına kulak veriyor ve o sözleri onlardan çalıp, kâhin ya da şairlere getirip veriyorlardı.
Nebi geldikten sonra, "şahab"ın onları o işten engellediğini söyledi ve artık cinlerin o işleri yapmadıklarını ve kendisinin de bir kâhin ya da şair misali onlardan o haberleri almadığını, aşağıdaki ayeti okuyup, aldığı haberleri direkt meleğin (Cebrail'in) kendisinden aldığını söyledi.
Doğrusu biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen bir alev (şahab) buluyor. (Cin :9)
Kısacası, dönemimizdeki akılcılık ile kadim dönemin akılcılığı farklıydı. O dönemin akılcılığı "efsanevi" akılcılıktı.
Ahlakları dahi efsaneviydi. Örneğin onlardaki akıl ve ahlak, kendi kız çocuğunun doğar doğmaz toprağa gömülmesine müsaade ediyordu.
Tabii ki hepsi böyleydi demek istemiyorum, en azından o şirk toplumu içerisinde on veya yirmi aile bunu böyle yapardı.
Yani çirkin olan bu davranış, o zamanda makbuldü. Bu işi böyle yapmada bir sakınca görmüyorlardı.
Din telkinle mi varlığını devam ettirdi?..
Kimileri der ki, "İslam'ın günümüze kadar devam etmesinin sebebi, onun doğruluğundan değil, çocukluktan itibaren insanlara telkin edilmesinden ötürüdür."
Yani, şayet sürekli bir şekilde bu din telkin edilmeseydi, bir müddet sonra insanların "birinin mağarada yatıp kalkması ve meleğin de gelip ona Allah'tan birtakım sözleri indirdiğini duyması sonucu bu duruma gülüp geçmesi söz konusu olabilirdi."
Her terbiye gibi dini terbiye de zaten telkindir.
Bundan kastım şudur:
Tüm insanlar telkine tabidir. Yani onun zihnine telkin ile bir şeyler ekilir. İnsanın tabiatı böyledir. Yalnızca din hususunda değil, örf, adet, gelenek, konuşma dili, edep vs. gibi tüm şeyler telkin ile aktarılır.
Daha doğrusu insan, doğumundan 17-20 yıl sonra akletme dercesine ulaşır ve sorunlardan birçoğuyla karşılaşır, daha sonra da tasavvurlarını tasarlarlar.
Asıl sorun, çocuklara değil büyüklere telkindedir ve kimi büyükler, telkin yoluyla ideolojik İslam'ı alırlar.
Hatta bunlar, ilim havzalarında ve dini müesseselerde ideolojik İslam gibi şeyleri miras ya da kültür olarak kesp ederler.
İşte tehlikeli olan da bu tür telkinlerdir.
Zira dedik ki küçüklükteki telkinler, tehlikeli değil, tabiidir.
Fakat büyükler için yapılan telkinler hatalıdır.
Çünkü yapılan telkinler onları, "yakin"den "dogma"ya taşır.
Yani, bazı akideler hayalidir ve bunlar dogmaya dönüşünce, bu sefer de dogma olan akideler ideolojiye evrilir ve "dogma"ya aykırı gözüken hiçbir inanç, asla kabul edilmiyor.
İşte böyle bir ideolojik İslam, onlarda telkin ile oluşuyor.
Çünkü onlarda akli ve felsefi deliller söz konusu değildir.
Onlarda her şey telkin iledir. Şayet bir şeyi Allah Kur'an'da demiş ve nebi de buyurmuş ise, onu Allah ve resulü gerçekten demiş midir veya o denilenler o döneme mi aittir, yoksa zaman ve mekân üstü hükümler midir, bu taraflarına bakmaksızın onlar için o iş tamam demektir.
İşte bu türden telkinler, onları kesinliğe (dogmaya) götürür.
Kesinlik, yakinlikten farklı şeydir.
İlme'l- Yakin der ki; "Bir şeyin, mutlaka doğru bir bilgi ve delile dayanması gerekir."
Fakat onlar, yalnızca var olana inanır. Yani, onlar için bir şey vahiyde yer almış ise o tamamdır.
Onlar, asıl bilgi kaynağının vahiy olduğunu söyler ve tüm bilgileri vahiyden almak bizlere farzdır derler.
Dolayısıyla onların tüm beşerî bilgileri cahiliye dönemine dayalıdır.
Oysaki, şayet vahiy akıl, fıtrat, vicdan, realite, teoloji, sosyoloji, psikoloji, bilgi felsefesi, mantık, kimya, fizik, astronomi vs. gibi ilmi ve bilimsel konular ile mutabık olur ve ters düşmez ise, bunun doğruluğuna inanılır.
Peki mutabık olmaz ise ne edeceğiz?
Fakat onlar tüm beşerî bilgi ve bilimleri inkâr ederler.
Ama hamdolsun bilimsel devrim gerçekleştikten sonra halk anladı ki, bilim de doğru ve güçlüdür.
Dolayısıyla, Müslüman halk da artık yavaş yavaş ilmi almaya başladı ve üniversitelere gitmeye başladı.
Böylece de her menkulü önemsemediler.
Dinden de yalnızca Allah'a iman meselelerini, vicdani ve ahlaki konular gibi nefislerini rahatlatacak manevi şeyleri aldılar. Bunlar, tehlikeli değillerdir.
Telkin, yakinden dogmaya dönüştürüldüğünde hayli tehlikeli olur.
Dogma; gerçek olmayan bir şeyi tastık etmektir.
Tehlikeli olan ise burasıdır.
Karl Marx buna "kimliklerin özümsenmesi" der.
Dinin hurafe olan taraflarını ıslah etmek yarar sağlar mı?
Gerçek şu ki ideolojist Müslümanlar için, dinin hurafe tarafını ıslah etmenin, onlar üzerinde bir etki bırakacağını zannetmiyorum, fakat genel halk için faydalı olur diye düşünüyorum.
Yani, dindeki hurafelerin zarar verenini temizlemek, genel halk için yararlı olur, fakat ideolojik Müslümanlara bir faydasının dokunacağını tasavvur etmiyorum.
İdeolojistler, genelde dinin zararlı hurafelerine istinat ederler.
Hatta toplum içerisindeki farklılıklar kendi itikatlarının hilafına olsa dahi, onları kullanır ve toplumdaki durumlarının ortaya çıkmasından da korkarlar.
Fakat kültürlü Müslümanlar, herhangi bir ideolojileri olmadığı için dinin ıslahı ile ilgili herhangi bir çaba harcamazlar.
İdeolojik Müslümanların ellerinde hurafe silahları varsa da kültürlü Müslümanların ellerindeki akılcılık silahı, onlarınkinden daha güçlüdür.
Yani, kültürlü Müslümanların ellerindeki modernitenin icat ettiği kanunların, Taliban ve Daiş'in uyguladıkları sözde İslam kanunlarından daha güzel ve daha güçlü olduğu ispat edilmiştir.
Laisizm deneyimler olan demokrasi, parlamenter sistem, insan hakları, hatta İran'daki İslamcıların bile seçim, parlamento ve kimi özgürlükleri kabul ediyor olmaları, bunun ispatı için güzel bir delildir.
Bu saydıklarım şeyler eskiden yoktu. Fakat sorun şuradaki, yeni oluşumları ve modern kanunları kadim İslam'dan elde etmek çok zordur.
Buna rağmen kimi İslamcılar moderniteyle uyum sağlayacak İslam'ı oluşturma gayreti içerisindeler.
Buna ilim havzalarında "Müstahdes mesleler/modern konular" derler.
Yani, bu modern meselelerle ilgili hükümleri, eski İslam'dan çıkarmaya gayret ediyorlar.
Örneğin banka, borsa, tıp, organ nakli, ekonomi, parlamento, uzayda ya da kutuplarda ibadet vs. gibi modern çağın oluşturduğu konularla ilgili hükümleri, naslardan elde etme çabası içerisindeler.
Örneğin Kur'an, "Ey iman edenler. Akitleri (verdiğiniz sözleri) yerine getirin." (Maide: 1) der.
Bu ayetten yola çıkarak seçim konusunu ortaya atarlar.
Seçmenlerin, seçilenlere "kendilerini yönetmeleri" için vekalet verdiklerini söylerler.
Yani bütün konuları, eski İslam'ın naslarından elde etme gayretindeler.
Hatta derler ki, İslam'da demokrasi ve ekonomi vardır.
İslam'daki "şura" ile ilgili ayetleri ele alıp, hatta İslam'ın Batı'dan önde bulunduğunu ve "şura"nın da demokrasi olduğunu iddia ederler.
Kısacası modern İslam'ı eski naslardan elde etmek mümkün değildir.
Çünkü , aslında ihtilafın kaynağı, eski naslar olan Kur'an ve sünnettir.
Zira modernitenin kendini dayandırdığı kaynaklar, ideolojik İslam'ın dayandığı kaynaklardan daha farklıdır.
Örneğin, Kur'an ve Sünnet açısından insan kuldur ve Allah onun için birtakım sözleşmeler karar kılmıştır.
Fakat modern insan kendine bu gözle bakmıyor, kendini insanlığın asalet ve merkezine yerleştiriyor.
Laikler de öyledir. Gaybı görmezlikten gelirler.
Dolayısıyla modern insanlıkta kanunlar, insanlığın merkeziyeti üzerine kurulu ve insan hak ve özgürlüğü üzerine dayalıdır.
Bundan dolayı diyorum ki, bu iki görüşün kendilerini üzerine bina ettikleri kaynaklar birbirinden farklıdırlar.
İdeolojist İslamcıların durumu, bu asırda fenne dayalı 10 katlı bir binayı, getirip eskiden kalma çamur bir binanın üzerine dikmeye çalışanlara benzer.
Eski evin temeli çamurdandır, öyle bir evin üzerine 10 katlı yeni bir bina dikmeye çalışır iseniz, ilk önce size gerekli olan şey, çamurdan yapılan o evi yıkmak ve daha sonra da yeniden beton ve demirden onun temelini atmaktır.
Aksi taktirde, üzerine bina edilecek 10 katlı binayı, o evin taşıması mümkün değildir.
Dolaysıyla, şimdiki ideolojist İslamcılar "İslam her şeydir ve onda yeniliğe gitmeye hiç de gerek yoktur" vs. deyip o kadim inançlarını asla terk etmemekteler.
Örneğin, İslam üniversitelerinde şimdi dahi farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh, helal, haram, vs. gibi İslami kavramları kullanarak avam halkı kandırıyorlar.
Oysaki, insan işi araştırmaya koyulduğunda, kaynakların farklı şeyler olduğunu görmekteler.
Yani, modern insan için, ilmi ve felsefi kaynaklar önemlidir.
Bu çağın insanları "haklarını" arama peşindeler ve "benim bundaki hakkım nedir?" diye düşünürler.
Fakat kadim İslam'ın insanları mükelleftirler (kul).
Oysaki "hukuk", şeriattan geliyor.
Yani, insanın esastan gelen hayat ve özgürlük gibi "hakları" vardır.
İnsana hayat, özgürlük, mülk edinme, evlenme vs. gibi hakları veren Allah'tır.
Allah bu hakları ona ikramda bulunmuştur.
Ama ideolojik İslamcılar bu hakların yalnızca (kendi algılarındaki) Müslümanlara verildiğini öne sürer ve gayrimüslimlerin böyle bu gibi haklarının bulunmadığını ve ölmeleri gerektiğini iddia ederler.
İçerisinde bulunduğumuz asırda, insan hakları ile ilgili görüşlere bakıldığında, insanlık ve hukukun, zati bir keramet olduğundan söz edildiğini görmekteyiz.
Kur'an da buna işaretle şöyle der:
Gerçekten de biz, Âdem oğluna keramet (şan, şeref ve nimetler) verdik. (İsra :70)
Ayetteki "keramet": "ona verdik" anlamına gelmektedir.
Yani, tek başına insanın kerameti söz konusu değildir.
Fakat ona bu kerameti/hakları veren Allah'tır.
O halde, Allah bölücülük yapmayacağına göre, Müslümanlara verdiği hakların aynısını, gayri Müslimlere de vermiş olmalıdır.
Dolayısıyla eski naslardan insan haklarını, demokrasi vs. yi çıkarmak mümkün değildir.
Çünkü eski naslar felsefe ve mantık gibi veriler üzerine bina edilmemiş, yalnızca Allah üzerine bina edilmiştir o kadar.
Elbette ki Müslümanı ve özellikle de kalben o dine iman eden mümin birini, yenilikler hususunda ikna etmek kolay bir mesele değildir.
Eskiden "taaddüt" (yani farklılıkların bir arada yaşaması ve insanların farklı dinî yaklaşımlara sahip olmasını doğal görmek) yoktu, yalnızca "tesamüh" vardı.
Yani gerçek anlamıyla "hakikatin" birden fazla olması diye bir anlayış yoktu, her şey güneş gibi gerçek ve ortada olmalıydı.
Nitekim "hakikat" de"gerçek" gibi algılanıyordu ve farklı okumalara tahammül edemezdi.
Örneğin, "bir ağaç, ağaçtır ve asla hayvan olamaz. Hayvan da hayvandır, o da asla ağaç olamaz" denirdi.
Eskiler, Aristo'nun görüşlerinden etkilenerek dini, ahlakı ve itikadı, aynen dışarıda var olan bir "gerçek" gibi kabul ederlerdi.
Yani derlerdi ki, Aristo "Hakikat, dışarıda olan ile mutabık olandır" demiştir.
Dolayısıyla, dışarıda vakiiyat/gerçek tek olduğu gibi, doğru akide de tektir ve onun dışında bulunan her şey batıldır.
Bu düşünce, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da böyleydi.
Fakat Hıristiyanlık daha fazla müsamahakardı. Şiilik de Sünniliğe nispeten öyledir.
Bu müsamahakarlık, elbette ki dinin aslından değildir.
Yenilikçiler, nasları değil de insanı asıl olarak kabul ettiler.
Dolayısıyla "hakikat"e, "insanın aklı mutlak hakikati idrakten yoksundur ve o taktirde de onu nispi olarak kabul etmek gerekir" nazarıyla baktılar.
Bundan ötürü de modern insan, çoğulculuğa inanmakta samimi olduğu ve hakikati idrakte nisbiyeti kabullendiği için, bu tür insanlarda herhangi bir sorun baş göstermedi.
Fakat eskilerde "nisbiyet" diye bir şey söz konusu değildir.
Çünkü derler ki, Allah'ın varlığı aynen güneşin varlığı gibi ortadadır. Nebi de ya sadıktır ya da kaziptir.
Kafirler "bu nebi yalancıdır" diyorlardı, Müslümanlar da "bu nebi sadıktır" diyorlardı. Bu iki görüş arasında orta yol söz konusu değildi.
Oysaki yenilikçilerin oluşturdukları bu yeni dönemde, "sıdkın/doğruluğun" birden fazla türlerinden söz edilmektedir.
Örneğin, "bu sadıktır" denildiğinde, "acaba ahlaken mi sadıktır yoksa mantıken mi sadıktır ve ahlakta sadık olup mantıkta sadık olmaması da mümkündür" diye birtakım kategorilerden söz edilmektedir.
Örneğin nebi, sözlerinde yedi gök, yer, melek ve cinlerden söz eder.
Fakat şimdi görülüyor ki böyle şeyler zahirde mevcut değildir.
Ama bunu da biliyoruz ki nebi, ahlaken sadık bir insandır.
Onun yalancı biri olduğunu söylemek mümkün değildir.
Çünkü onun bu sözleri, o dönemin kültürü ile uyum içerisindedir.
İnsanın da kendini, içerisinde bulunduğu toplumsal etkilerden kurtarması mümkün değildir.
Çünkü insan, en azından yüzde 50 ve üzeri toplumun etkisinde kalıp ondan kelimeleri öğrendiği gibi, o kelimelere yüklenen anlamları da o toplumdan öğrenmektedir.
Ahlak da öyledir. Yani her şey sekülerdir. Nebi sonradan gelip örfteki bu seküler şeyleri, yani Allah'ın varlığı inancını (ki cahiliye döneminde bu inanç da vardı), evlilik ve boşanma hukukunu örften alıp, onlara kutsiyet verdi.
Sekülerizm sonradan gelip kimi değerleri şekillendirmemiştir.
Yani ekonomi, ahlak, itikat vs. gibi şeyler, önceden sekülerdi.
Nebi sonradan gelmiş ve bunlara "dini renk" vermiştir.
Nitekim Kur'an da buna işaretle şöyle demiştir:
Allah'ın verdiği renk. Allah'tan daha güzel renk veren kim? Ve biz O'na tapanlarız. (Bakara: 138)
Yani hükümet, şekli ve arazidir. Nebi gelmiş bu hükümlere ve hükümete "din rengi" vermiştir.
Bundaki gayesi de onlara bir kutsiyet kazandırmak ve halkın bunlara itaatini sağlamaktır.
Çünkü o dönemde Arap'ın, kabile reisini bırakıp da başkasına itaati mümkün değildi.
Dolayısıyla, onlar için bir otoriteye bağlanma ve ona itaat etme çok kolay değildi.
Bundan ötürü nebinin şer'i kurallar ile evlilikleri gerçekleştirmesi pek kolay görülmüyordu, hatta kendisinin ilk zevcesi Hatice ile evliliği de gelenek üzere yapılmıştır.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde, artık insanların bu gibi kutsallıkları kaldırıp onları yok etmeye ihtiyaçları vardır.
Çünkü nebi, o dönemin bedevi ve vahşi insanlarının kimliğini değiştirmek ve insanlığa yeni bir kimlik kazandırmak için, İslam dinindeki her şeyi ve ahlak ile ilgili tüm meseleleri kutsallaştırmıştır.
Evet, bu durum, o dönem için gerekli ve faydalı bir şeydi.
Fakat şu anda İslami hükümler, kimileri için ağır gelmeye başlamıştır.
Yani, İslam'ın her şeyi şu anda kimileri için tahammül edilemez olmuştur.
Örneğin İslam hükümeti, İslami alışverişler ve İslami evlilikler gibi kimi şeyler, şu anda altından çıkılmaz bir hâl almıştır.
İslami evlilik demek, yani Hıristiyan, ateist, hatta Şii isen Sünni, Sünni isen Şii ve kendi ırkın dışındakiyle evlilik kurmama anlamına gelmektedir.
Yani İslami evlilik konusu, insanlar arasında bölücülüğe vesile olmuştur.
Dolayısıyla evliliğin de bir sekülerizme ihtiyacı vardır.
Eskiden, evliliğin sekülerleştirilmesine ihtiyaç duyulmuyordu.
Hatta bundan 100-200 yıl öncesine kadar başka bir topluluk ile bir araya gelme ve onlarla bir toplum oluşturma diye bir durum da söz konusu değildi.
Çünkü Sünni-Şii ve öteki kesimler arasında bu günkü kadar bir hassasiyet mevcut değildi.
Örneğin İslam, "kafir necistir" der. Ya da kitap ehlini necis gözünde görür.
Fakat o dönemlerde bir köy ya da kasabada kitap ehli ya yoktu ya da yok denecek kadar azdı.
Genelde köy, kasaba ve şehirler, tek tip insan topluluğundan oluşuyordu.
Bundan dolayı da o düşünce makbuldü. Fakat şimdi tüm kasaba, şehir ve bölgeler karma olmuştur.
Dolaysıyla, İslam ile ilgili tüm hükümler de zorlaşmıştır. Bundan ötürü de sekülerizm ve akılcılık ön plana çıkmıştır.
Akılcılık, bazı şeyleri yavaş yavaş dinden çıkarmaya ve din dışı etmeye başlamıştır.
Artık ahlak, ekonomi, hükümet gibi şeyler dahi dini olmayıp sekülerleşmektedir.
Hatta Allah'ın varlığı dahi felsefenin konusu olmaya başlamıştır.
Hatta İslamcılar, ahlakı Yunan'dan almaya başlamışlar.
Aristo, Eflatun ve Zenon gibi Stoacıların ahlakını almış ve bu ahlaklarla ilgili bazı naslar da icat etmişlerdir.
Aslında bu ahlaklar, sekülerizmin ahlakıdır ve şu andaki insanlar, bu gibi ahlaklardan da kurtulmaya çalışmaktalar.
Yani nebi, topraklara hakimiyet kurmadan önce zihinlere hakimiyet kurmuştur.
İnsanlar derler ki, İslamcılar yalnızca bölgelere hükmedip hakimiyet kurdular, oysaki gerçekte nebi, bölgelerden daha ziyade hayallere ve zihinlere hakimiyet kurmuş ve her şeyden bir dinî hüküm çıkartmıştır.
Yani nebinin din diye ortaya çıkardığı tüm şeyler örfte var olan seküler konulardır.
Laiklerin de bunları yeniden örfe iade etme hakları bulunmaktadır.
Laikler, dinin başlangıcını yok etmeye çalışıyor ve "çünkü din kutsallaştırıyor" derler.
Kutsallık ise akılda don meydana getirir.
Artık herhangi bir şey kutsiyet kazandığı taktirde, o şeyin doğru olup olmadığı, kendini araştırmaya kapatıyor.
Bundan dolayı da laisizm/sekülerizm, bu kutsallığı ıslaha çalışıyor.
Zaten kutsallığı kaldırmayı başardığı taktirde de akıl özgürlüğünü elde edip hareketlenmeye başlar.
Bu türden işler, naslarda mevcut değildir.
Örneğin, demokrasi ve seçimler dinde yoktur.
Deniliyor ki, dinin günümüze kadar devam etmesinin nedeni, onun, çocukluktan itibaren insanlara sürekli telkin edilmesinden ötürüdür.
Ben de derim ki; çocuklar için din ile ilgili telkinler, yalnızca baba- anne tarafından yapılan telkinler değildir.
Aslında çocuğun zati itibarıyla aklı "telkin aklıdır."
Yani çocuğun aklına ister bir şeyi ekelim ister ekmeyelim, mutlaka onda bir şeyler bitecektir.
Örneğin, bir çölde herhangi bir şeyi ekmesek dahi, yağmur yağdığında onda bir şeyler bitiyor.
Dolayısıyla çocuğun eşyayı tanıması ve öğrenmesi için, telkinden başka hiçbir vesilesi yoktur.
Yani çocukta "istidlali/delil sunacak" akıl yoktur.
Şayet ona dini telkinde bulunulmaz ise, o taktirde ona, kelimeleri telkin de olmaz.
Dolaysıyla din de çocuğun kelimeleri duyup onları öğrenmesi gibidir. Bu, bir toplumsal meseledir.
Yani din, kelimeler ve diğer şeyler de çocuğa telkin ediliyor.
Çocuk din, dil, kültür, ahlak, edep vs. gibi şeyleri 3 ile 5 yaşları arasında telkin kanalıyla öğreniyor ve yalnızca bunları kabul ediyor.
Şayet onun aklına bunlar ekilmez ise, onun akılcılığından olduğu söylenemez.
Ayrıca hurafe, tüm toplum ve dinlerde vardır.
Dolayısıyla şayet sen çocuğun zihnine, yoktur düşüncesiyle cennet, cehennem, melek vs. gibi gaybi şeyleri ekmez isen, başka inançlardaki hurafeler ekilir.
Örneğin Buda inancında, İslam'da kabul edilen cennet, cehennem vs. yoktur, ama ineği kutsal görme gibi batıl inançlar daha fazladır.
Onlardaki çocuklar, onların ineği kutsadığını görünce, onlar da ineği kutsuyorlar.
Oysaki bütün semavi din müntesiplerinin nezdinde bu bir hurafedir.
Dolayısıyla hiçbir millette çocuğa makul bir şeyi telkin etmek söz konusu değildir.
Bırakın çocukları, hatta büyüklere dahi verilen inançların birçoğu makul değildir.
İnsanlar için makullük değil, "makbulluk" yeterli oluyor.
Örneğin hükümet kurma, evlilik ve boşanma gibi şeylerin tümü de örfidir.
Örf ise "marifet/bilgi" hazinesindendir.
Bilindiği üzere "marifet/bilgi" iki kısımdır; bir kısmı "vakii marifet" diğer bir kısmı ise "itibari marifet"tir.
İtibari olan şeyler ise, "vakia" değildir.
Örneğin hayat, evlilik, talak, temellük, siyaset vs. gibi şeyler itibari şeylerdir, yani hariçte gözle görülür ve elle tutulur şeyler değillerdir.
Bunların, yalnızca hariçteki etkileri söz konusudur.
Dolayısıyla insan gerçekte "itibari hayvandır."
Yani gayri vakii bir varlıktır ve onun için başka bir alem mevcuttur.
Buna da "zihin alemi" ya da "itibarlar alemi" denir.
Bu zihinde de boş ve gereksiz şeyler olabilir.
Yani hata ve yanlışlıklar yalnızca ilmi konularda mevcuttur.
Fakat sözlükte (lügatte/dilde) yanlışlık ve hata olmaz. Çünkü Lügat inşadır.
Bir şeyi yeniden karar kılmaktır. Yani zihin diyor ki örneğin bu hükümettir, bu kanundur, bu lügattir vs. onun bize söylediği bu sözlerin tümü de itibari şeylerdir.
Yani, bunların hiçbirinin hariçte varlığı söz konusu değildir.
Örneğin evlilik de böyledir. Bunun da hariçte varlığı söz konusu değildir.
Evlilikte gözüken şey kadın ile erkektir. Fakat bu kocadır, bu da onun karısıdır gibi durumlar "itibari" şeylerdir.
Laik ve seküler kesimin de en fazla İslam'daki eleştiri konusu ettikleri şey, ondaki "itibari" konulardır.
Aslında itibari konuları da eleştirmek mümkün değildir, eleştirilecek İslam, ideolojik İslam'dır.
Çünkü bunun dış etkileri vardır. Yani bunun dışarıda menfi etkileri söz konusudur.
Örneğin başkalarının haklarını görmezlik, zulüm işleme vs., bunlar, ideolojik İslam'da olduğu için, bu İslam eleştirilmeyi hak ediyordur.
Şayet Allah'ın varlığından söz edildiğinde birisi, "ben O'nun varlığını kendimde hissediyorum" derse ve hatta elinde delili dahi olmazsa, ondan kabul edilir.
Çünkü duygular "gaybi değil, seküler varlıklardır" diyebiliriz.
Fakat bu hususu, ateist ve laikler bir türlü çözemiyor ve çözemedikleri için de kabul etmiyorlar.
Oysaki insanda tek Allah yoktur, iki İlah vardır.
Biri "gaybi Allah'tır" ve bu Allah'ın, deliller üzerinden inkârı mümkündür.
Örneğin, laik ve seküler akla sahip olanlar diyebilirler ki, bizler yalnızca ilmi deliller üzerinden bir şeyin varlığını kabul ederiz.
Allah denilen o güç de ilmin kapsamına girmiyor, yani zaman ve mekân dairesi içerisinde değildir.
Bundan dolayı da biz onu inkâr ediyoruz. Evet, Allah'ın zaman ve mekân dairesi içerisine girmediği doğrudur.
Fakat önemli olan ikinci Allah'tır. Yani bizim için önemli olan Allah, zaman ve mekân dairesi içerisine giren ve mahsus olan Allah'tır.
Örneğin birisi diyor ki ben Allah'ı kalbimde hissediyorum.
Dolayısıyla böyle bir Allah kalpte, "seküler Allah" oluyor.
Böyle bir Allah, ilmi değildir diye eleştirilemez.
Son dönem filozoflarından William James, "The Varieties of Religious Experience" isimli kitabında buna; "dini deneyimler" demiş ve şunları da ilave etmiştir:
Nasıl sizlerde ilmî deneyimler varsa, bu da kalpteki dini deneyimdir. İnsan nasıl susuzluğunu, açlığını, hararetini, korkusunu ve diğer ihtiyaçlarını hissediyor ise, aynen öyle Allah'ı da kalbinde hissedebiliyor. Siz demiyor musunuz ki bu türden hisler sekülerlikle çelişmez, işte bu işler bu alemde de vardır.
Dolayısıyla, vicdani ve irfani/tasavvufi İslam'da da bir mümin "ben Allah'ı kalbimde hissediyorum" diyebilir.
Bundan ötürü bu konu, seküler bir konu oluyor ve bu hisleri, ilmi vasıtalar ile eleştirmek de mümkün değildir.
Örneğini verdiğimiz bu konu, Mesih'in meselesi üzerinden daha kolay anlaşılır.
Mesih ile ilgili konuda şöyle derler:
Baba Allah, beşer dairesi içerisine girmiş ve İsa Mesih'te bedenleşmiştir.
Şayet Allah, bedene bürünür ise o, sekülerleşmiş ilah olur. İşte ariflerin söyledikleri söz de bunun aynısıdır.
Yani arifler der ki Allah, yalnızca "mutlak Allah"tan ibaret değildir.
Bunun dışında bir de insanın kalbinde O Allah'ın nuru vardır, bundan ötürü de "Kalbü'l- Mümin arşu'r-Rahman/ Müminin kalbi, Rahmanın arşıdır" demişlerdir.
Dolayısıyla, irfanî ve vicdani yorumdaki Allah, seküler algıdaki Allah ile asla çelişmez.
Çünkü böyle bir Allah, gayb boyutuna sahip olmadığı için, bunun seküler Allah ile çeliştiğini söylemek mümkün değildir.
Ateistlere de şunu deriz:
Ne gaybî Allah ne de kalpteki Allah yok değildir. Siz bunu anlamış değilsiniz. Yani Allah gaybî değil, mahsustur.
Acaba Mekkî İslam'a dönmek mi daha uygundur?
Kimileri Mekkî İslam'a (imanî İslam'a) dönmenin daha uygun olacağından söz ederler, çünkü derler "Mekkî İslam'da devlet diye bir şey yoktur. İslam'da var olan yalnızca iman, ibadet, topluluk, derinlemesine tefekkür vardır."
Kısacası Mekkî İslam'da imanî meseleler vardır, siyasi meseleler değil.
Nitekim Mekke'deki nazil olan ayetlere bakıldığında, o ayetlerde özgürlüğün bulunduğunu görüyoruz, örneğin şu ayetler:
De ki: Ey kafirler. Ben sizin tapmakta olduğunuza tapmam. Siz de benim tapmakta olduğuma tapmazsınız. Ben sizin tapmakta olduğunuza tapacak değilim. Siz de benim tapmakta olduğuma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana. (Kafirun: 1-6)
Söz konusu ayetler, konumuzun en bariz delillerinden biridir.
Dolayısıyla, diyebiliriz ki Mekke'de insanlar arasında başkalarını affetme, diyalog, özgür bırakma vs. vardı.
Fakat, bunun gibi düşünenlere sormak lazım:
Acaba dinin ıslahı için Mekkî dine dönmeyle iş halledilmiş olur mu?
Evet, bu görüşün sahibi, Sudanlı düşünür Şehit Muhammed Mahmut Taha'dır. Onu ilk dillendiren bu olmuştur. Yani demiş ki, Mekkî İslam ile Medenî İslam'ı birbirinden ayrıştırmak ve Mekkî İslam'ı almak gerek...
Ama sorun tek başına Medenî İslam'da, devlet kurmakta veya şeriat kanunlarında değildir.
Mekkî İslam'daki esaslar üzerinde de aynı sorunlar mevcuttur.
Her iki İslam'ın da esastan bitirilmesi gereken konuları vardır.
Örneğin, Mekkî İslam da aynen Medenî İslam gibi insana "abd/kul" gözüyle bakmakta, fakat "muhik/hak sahibi" gözüyle bakmamaktadır.
Diğer bir ifadeyle, bu İslam'ların hiçbiri de "insan haklarını" göze almamaktalar.
Çünkü her ikisinde de asıl olan, Allah'a "itikattır/inançtır" ve yine her iki İslam da "Ey insanlar. Sizler kullarsınız ve Allah'a ibadet ediniz" diyor.
Asıl sorun da buradadır. Oysaki günümüz insanı kendini kul/köle gözünde görmüyor ve bundan dolayı da kendini ibadete muhtaç hissetmiyor.
Fakat Kur'an'ın tümüne ve enbiyaya baktığımızda, onlar şöyle söylerler:
Putlara tapmayın, yalnızca Allah'a tapın.
Oysaki modern insan "ben ne Allah'a ne de putlara tapıyorum" diye düşünüyor.
Evet, kadim dönemlerde insanların tapmaya muhtaç oldukları malumdur.
Onlar taşa, ağaca, güneşe, aya, yıldıza ya da Allah'a tapmayı ve onlara karşı ibadet etmeyi bir ihtiyaç biliyorlardı.
İbrahim, Musa, bizim nebi ve tüm nebiler gelip dediler ki:
Neden faydası ve zararı bulunmayan bu şeylere tapıyorsunuz? Yalnızca Allah'a ibadet ediniz. Çünkü bizi ve sizi yaratan, bize ve size rızık veren tek güç Allah'tır." Fakat günümüz modern insanı diyor ki, "ben kendimde ibadet diye bir şeyi hissetmiyorum, Allah'ın beni yarattığına ve bana rızık verdiğine de inanmıyorum.
Demek istediğim şu ki konu, esastan farklıdır.
Dolayısıyla, şayet konunun felsefi esasından hareket edilirse, bu esasların hiç birisi Medenî İslam'a bağlılığı gerekli kılmıyor.
Bunun yerine, modern insanın kendilerine iman etmesi için birtakım yeni felsefi esas ve kaynaklar ikame etmek gerekir.
Bundan ötürüdür ki biz, sürekli "vicdan" vurgusu yapmaktayız.
Kant'ın döneminden bu tarafa insanlar anladılar ki "vicdan", insanın zatının ve hatta aklının dışında olan bambaşka bir şeydir.
Yani akıl ve örfün bir şeye emretmesi, fakat vicdanın ona karşı çıkması da mümkündür.
Hatta bir şey, insanın zararına ve ölümüne mal olsa dahi, vicdan o şeyi onaylayabilir.
Örneğin vicdan der ki, "faydana olsa dahi yalan söyleme, zararına olsa dahi doğruyu söyle. Ölümünle sonuçlansa da falan şeyi şöyle yap" vs..
İşte ben buna "Allah'ın insandaki sesi ve insanın kalbindeki nuru" diyorum.
Dolayısıyla, sözünü ettiğimiz yeni felsefeyi bu esas üzerine ikame etmeliyiz.
Çünkü vicdan, insanın zatıdır. Yani insan, zati itibarıyla vicdan sahibidir.
Hatta "ateist" dahi "ben Müslümanım demiyor" ama "ben insanım" diyor.
Şayet bir "ateiste" "hayvan" denilirse, öfkelenir ve "ben insanım" der.
"Ben insanım" sözünü, onda var olan şeref ve kerametin varlığından dolayı diyordur.
Biz de bu esas üzerinden hareketle diyoruz ki, "mademki sen insansın ve sende şeref ve keramet vardır, o taktirde insanlığının icap ettirdiği üzere davranmalısın."
şte "vicdan dini" budur.
Yani her şeyden önce o, bir insandır.
Fyodor Dostoyevski diyor ki:
Allah olmazsa her şey mubah olur.
Onun bu sözü meşhurdur.
Ben de onun bu sözünü şöyle reddediyorum:
Biliyorum ki şayet -haşa- Allah olmasa bile, vicdan ki vardır.
Yani şayet Allah mevcut olmazsa, "insan hayvan olur" ya da "insan ahlaksız olur" demenin hiçbir gerekçesi yoktur.
Çünkü vicdan vardır. Hatta nice ateistler vardır ki, insanlığın zirvesinde yer almışlardır.
Temizlikte, insanlıkta, ahlak vs. de zirveye ulaşmışlardır.
Dolayısıyla iman ile ahlakın hiçbir ilişkisi yoktur.
Elbette ki bundan 200 yıl ve hatta Kant öncesinde ahlak, Allah'ın varlığından kesp edilirdi.
Fakat sonraları Batılı düşünürler, tabii ilimlerin de katkısıyla ve onlardan da faydalanarak ve yine kiliselerin bozulmasından da yararlanarak, "tabii ahlak"tan yararlanma ve onu kültürlerine yerleştirme yoluna gidip dediler ki, "insan; insan olması hasebiyle hemcinslerine, hayvanlara ve eşyaya yanlış yapmamalıdır."
Çünkü o, bir insandır. İnsanların imkanlarının artması ve değerlerinin yücelmesi için hareket etmelidir.
Emanete hıyanet etmemelidir, sadakat göstermelidir. Mazlumlardan müdafaa etmelidir.
Hatta Batıda ve Japonya'da çocukluktan insanları eğittiklerinde helal-haram üzerinden eğitim vermiyorlar, haram bir iş yaptıklarında, Allah seni cehennemde yakacaktır demiyorlar.
Güzel bir iş yaptıklarında da Allah seni cennet ile ödüllendirecektir de demiyorlar. Şu anda dahi Japonlar, çocuklarını eğittiklerinde; "yalan konuşma, yalan konuşmak senin için ayıptır, çünkü sen insansın, kıymetlisin, sen kerimsin, sen insanlara karşı yanlış yapmamalısın" gibi şeyler üzerinden eğitim veriyorlar.
Şayet bir çocuk yalan konuşur ise, bakıyorsunuz ki, utanıyor, yanakları kızarıyor.
Böyle olması, onu Allah'ın cezalandırmasından ötürü değildir elbette.
Fakat çocuk kendine bakıyor ve yapmaması gerektiğini düşünüyor.
İşte bu insan, bu türden ahlakî değerleri "Allah'a iman" üzerinden kurmuyor.
Ariflerin de vurguladıkları şey budur. Yani arifler açısından din "ontolojiktir"; "ideolojik" değildir.
Yani din, insandaki var olan işleri meydana getiriyor, ideoloji ise varlık üzerinden çelişiyor.
İnsandaki var olan şeyler "şeref", "keramet", "ilim" ve "akıl" dır.
Yani din, insan ile bu gibi varlıklar üzerinden iş kuruyor.
Dinin, bu tür varlıklar ile ters düşmesi ve tezat oluşturması, yine dine ters düşüyor.
Şayet bir din, insandaki bu türden varlıklar ile çelişir ise, mutlaka o din batıldır.
Hatta Şatibî ve Gazali gibi İslam'ın büyük alimleri, "mekasid'üş- Şeriat" da şöyle derler:
Şeriatın 5 maksadı vardır; Bunlar
- Dini,
- Aklı,
- Irzı/ şerefi/onuru,
- Malı,
- Canı korumaktır.
Yani bu 5 şey insanın esasını oluşturur. Şeriatın gönderilişindeki gaye de bunları müdafaa etmek ve bu temelleri korumaktır. Din, asla bunlarla çelişmez.
Fakat ideolojist İslamcılar, çoğu zaman bu 5 temel ile tezat oluştururlar.
Teröristlere baktığınızda, onların "ideolojist İslamcılar" olduğunu görürsünüz.
Daha oğrusu bunların yaptıkları, insanın varlığıyla çelişiyor.
Bu tipler, insana özgürlük hakkı tanımıyor. Ellerinde binlerce helal- haram vs. gibi şer'i hükümler olduğu ve bunlardan fırsat bulup ışıklı dünyaya bakamadıklarından dolayı, akıllarını özgürleştirmeye fırsat bulamıyor ve iradelerine de hürriyet veremiyorlar.
Bunlar itikadi konularda da öyledirler; onların, itikatlarını güçlendirmeleri için, inançla ilgili yüzlerce meseleleri öğrenmeleri gerekir.
Buna "münzel akıl" derler. Yani o aklın aynen bir bilgisayar gibi dolu olması gerekir.
O bilgisayarlara, itikat, ahkam, muamelat ve ahlak ile ilgili konuları doldurduktan sonra da onları kilitliyorlar.
Bunların dışındaki her şey haramdır, yasaktır ve batıldır diyorlar.
Dolayısıyla, bununla insanın özgürlüğünü ve aklını elinden alıyorlar.
Artık onlarda akıl diye bir şey kalmıyor. Televizyonlarda bunları dinlediğinizde öyle şeyler söylüyorlar ki, adeta insanın kanı donuyor ve aklı olan biri böyle şeyleri nasıl söyleyebilir diye düşünmeden edemiyor.
Hatta yukarıda işaret ettiğimiz "mekasidü'ş- Şeriat" da geçen "dini koruma" konusunun, ancak ona muhalefet edenleri "öldürmekle" mümkün olabileceğini söylüyorlar.
Yani mürteddi öldürmek de "dini konudur" diye, böyle bir hükmü bunun için uydurmuşlardır.
Yine Gazali ve Şatibi gibileri dini bu beş şey ile özetledikten sonra, şu vurguyu da yaptılar:
Dini, bir ölçü üzerinden korumak lazım.
Yani "dini koruma uğruna diğer o 4 şeyi yok etmek de olur" demediler.
Kısacası bu 5 şey, Allah'ın irade ve isteği olan şeylerdir.
Şeref, keramet ve onur, tümüyle ilahi işlerdir.
Doğru bir dine yakışan da bunların tümünü birlikte korumaktır. Onları vahşileştirmek değildir.
Yani din, "bir şeye muhalefet edenleri öldürün demiyor."
Şayet öyle derse, o dinin sahte olduğu kabul edilir.
Örneğin, ideolojist İslamcılar sanat, şiir, müzik, özgürlük vs. haramdır gibi iddialarda bulunurlar.
Oysaki insan için en önemli boyut, özgürlüktür. Yani her şeyin aslı ve esası özgürlüğe dayalıdır.
Şayet insanlığın özgürlüğü olmaz ise, Allah'ın ona teklifler göndermesinin ve kitap nazil etmesinin hiç de bir anlamı olmaz.
Şayet insanlar da hayvan ya da taşlar gibi mecburî bir varlık olsalardı, ona peygamberlerin gönderilmesinin ve şeriatlerin indirilmesinin hiçbir anlamı kalmazdı.
Falan şey güzeldir, filan şey de çirkindir gibi teklifler de gelmezdi.
Kısacası, dinin aslı özgürlüktür.
Şayet din gelir de insana özgürlük hakkı vermez ise, bu sahtedir ve şeytanın dini demektir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish