Kötülüğe direnebilmek için hatırlamalı, unutmamalı…

Celalettin Can Independent Türkçe için yazdı

Osmanlı Devleti'nin çöküş sürecinde “Osmanlıcılık”, “İslamcılık” üzerinden “devleti kurtarma” düşüncesine, 1908'de II. Meşruiyet ile birlikte İttihat-ı Terakki’nin “Türkleşme-Türkçülük” düşüncesi de ekleniyordu.

Ancak ümmetçi bir toplumda Türkçülük hareketin gelişmesi sorunluydu. Nitekim Türkçülük Hareketi, Türk milliyetçiliği biçiminde, İttihat-ı Terakki döneminden ziyade, açık işgalin yaşandığı Kurtuluş Savaşı döneminde ve sonrasında gelişme kaydedecekti.  

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde yeni bir devlet kurulurken, ümmetten millete, Osmanlılıktan milliyetçiliğe-Türk milliyetçiliğine geçiş organize edildi. Zaten millet-milliyetçilik Cumhuriyetin “milli hâkimiyet” düşüncesinin zorunlu mantıksal sonucuydu, diyebiliriz.

 Mustafa Kemal milliyetçiliği nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Birinci Meclis döneminde ve sonrasındaki ilk yıllarında milliyetçilik daraltıcı ve sert bir bakış açısından uzaktı. Ümmetçiliğe tavırlı bir bakış açısı egemendi.

Birinci Meclis ve Kurtuluş Savaşı çok halklıydı. Dolayısıyla doğuda Kürt halkına, batıda Anadolu halklarına güven vermek zorunluydu.

Bu bakımdan kapsayıcı, güven verici bir milliyetçilik örneği sergilenmek isteniyordu.

Osmanlıcı, ümmetçi tutum reddediliyor, açık işgal karşıtlığı, Kürt, Türk ve diğer Müslüman halkların birliği üzerinden, “Misak-ı Milli” sınırları içinde ulusal devletin kurulması amaçlanıyordu.  

Mesela Birinci Meclisin adı dahi Büyük Millet Meclisi idi, Türk, hatta Türkiye kavramı dahi kullanılmıyordu.

Kürtlerin hakları özerklik dâhil, kabul ediliyordu.

Bu bağlamda, milliyetçilik uygarlaşma sürecinde “uluslaşma” ve “bağımsızlık” hedefli bir ilke olarak kabul ediliyordu.

Bir ulusun başka bir ulusa üstünlüğü olarak ele alınmıyor, “ulusal eşitlik” kavramı kabul görüyordu.

Görünen Mustafa Kemal'in, ümmetçi toplumu yeni bir bakış açısı, yeni bir anlayış üzerinden dönüştürmeyi amaçladığıydı. 

“Din” dolayısıyla “İslam dini” bakış açısı ile dünyanın ve ülkenin sorunlarını anlama ve yorumlamanın yerine, “ulus” bakış açısından düşünülmesi sağlanmak isteniyordu.

Mesela şu cümle Mustafa Kemal’indi; “Gerçi bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle iş birliği eden bütün milliyetlerin icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve mağrurca milliyetçilik değildir” (1) sözleri Birinci Meclis, kurtuluş savaşı döneminden Lozan öncesinde benimsenen milliyetçilik anlayışının ifadesi oluyordu.

Mustafa Kemal esasen milliyetçiliğin kurumsal temellerini oluşturma üzerinde yoğunlaşan Ziya Gökalp'in bu yönlü fikirlerini benimsiyordu...

 Ziya Gökalp ise sanıldığının aksine ırkçı faşistlerle aynı görüşleri paylaşmıyordu. ‘Irklar ve milletler arasında eşitlik görüşlerine sahip olduğu halde ırkçı faşistler tarafından istismar edilmiş’, kendilerinden biriymiş, hatta ideolojik önderleriymiş gibi gösterilmekten geri durulmamıştı... (2)

 Ama 1930’lar ve sonrası var

CHP’nin her alanda devletçiliğe ağırlık vermesi otoriter, hatta giderek diktatoryal devlet biçimine yol verilmesi, ırkçı-faşist harekete alan açıyor, Nazi Almanya’sı ile ilişki geliştirmesi de dahil, güçlenmesini sağlıyordu.

1930’lu yılların ortalarından sonra daha bir gelişen diktatoryal tutum, gittikçe faşizm ve benzeri çizgiye yaklaşırken, bundan ve ayrıca Nazilerin etkinleşmesinden yararlanan ırkçı- faşist hareket-bir önceki makalemde de ifade ettiğim gibi 1935 yılından sonra nitelik değiştiriyor, “ırkçı kafatasçı” sürece giriyordu.

Dersim Kırımı da bu dönemde gerçekleşiyordu.

Irkçı-faşist hareket, Türk egemen sınıfının izlediği fırsatçı-pragmatik politikaların bir sonucu olarak 1944 tutuklamalarından sonra da gücünü koruyordu.

 4 Aralık 1945’te “Tan” gazetesinin yıkılıp dağıtılmasına, 6 Mart 1947’ de “Yurt” ve “Dünya”, “Adımlar” ve “Ant” dergilerine, Boratav’ın konferansına, 19 Nisan 1947’de İzmir’de Mehmet Ali Aybar’ın “Zincirli Hürriyet” gazetesine, 1947’nin sonlarında MTTB, İÜTB gibi sağcı faşizan derneklerin sol hareketlere karşı giriştiği şiddete varan hareketlere karşı CHP hükümeti seyirci kaldığı gibi yer yer destekliyordu da.

Mesela, Milli Eğitim Bakanı Sirer bu hareketleri açıktan destekliyor, İçişleri Bakanı Sökmensüer solun engellenmesinden yana görüşlerini TBMM’de “Komünizmle Mücadele Komisyonu” adı altında açıklarken, sol ve Kültür düşmanlığı yapılmasının ortamını yaratmaktan sakınmıyordu.

 İçlerinde Emin Sazak, Hüseyin Cahit Yalçın gibi ırkçı-faşistlerin önderlik yaptığı bu komisyon içinde basın, edebiyat, sinema ve benzeri konularda en ılımlı özgür düşüncenin dahi sınırlanmasına yönelik faşist görüşler savunuluyor, meşrulaştırılıyordu.

Öte yandan tarihin o zamanında Avrupa'da faşizm yenilmiş, faşizm ve faşist hareketler yasaklanmış, faşist görüşler yerlerde sürükleniyor iken, Türkiye’de ırkçı-faşizm, sanki hiç yenilen faşizmin bir parçası değilmişçesine, güçleniyor, daha doğrusu yukarıdan aşağıya yöntemlerle güçlendiriliyordu. 

Türk siyasi sistemini Alman, İtalyan faşizmi gibi aşağıdan yukarıya değil de, yukarıdan aşağıya faşizme çekilen Türkiye'yi, Genç Mahir yıllar yıllar sonra “darbelerin darbeleri kovaladığı, Sömürge Tipi Faşizm” (4) olarak niteleyecekti.

Son cümleler…

Mustafa Kemal'in devlet kuralı olarak kabul edilen devletçi milliyetçilik ilkesi sonraları Nazi Almanya’sının ve Nazi Türkçülerin   etkisiyle faşist-ırkçı denebilecek aşırı yönlere çekiliyordu.

Recep Peker’ci ırkçı- faşist görüş, bireyi yok sayan ve onu bireyler topluluğunun dışında olduğu iddia edilen soyut bir “ulus” kavramı içinde eriterek diktatörlüğe varan devlet sisteminin temelleri haline getiriyordu.  

1947 CHP’nin Kurultayı’nın akabinde CHP Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver ve İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer gibi sağcı faşizan unsurları ırkçı- milliyetçiliği sola düşmanlık, tutuculuk olarak değerlendiriyordu.  

Etkileri süren miras bu olunca, dini görüşlerle de kaynaştırılan milliyetçiliğin günümüzde en kabasından gerici hallerini izliyoruz.

 Kendilerini “milliyetçi-mukaddesatçı” ya da “Türk-İslamcı” olarak lanse eden çevrelerin iktidar güçleriyle iç içe neler yaptıklarını, lüks, şatafat, rüşvet, yolsuzluk ve usulsüzlükler, çifter çifter yüksek maaşlar eşliğinde nelere ortak olduklarını da izliyoruz.

Sözün özü  

Gerçeğe ve adalete bağlı, yurtsever, halk sever, sahici devrimci insanlarımız, dinbaz anti-komünist, Nazi yanaşması ırkçı-faşist milliyetçilikle, Amerikan emperyalizmine yanaşmalık arasında 80 yıl önce Nazi Almanya’sının yıkılışından hemen sonra kurulan yurt, toplum ve halk düşmanı ilişkiyi hep hatırlamalı hiç ama hiç unutmamalı…  

----------------------------------------------------------

Kaynak:

(1) Çetin Özek, 100 soruda Türkiye'de Gerici akımlar, Gerçek Yayınevi, İstanbul-1968

(2) Ziya Gökalp, Yeni Türkiye'nin Hedefleri, Toker Yayınları, Ankara-1956

 (3) İlhan Darendelioğlu, Türkiye'de Milliyetçilik Hareketleri, Toker Yayınları, Ankara-1968

(4)  Mahir Çayan, Bütün Yazılar, Boran Yayınevi, İstanbul-2004

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU