Türkiye'de haberciliğin durumu akademik kitap oldu

Yabancı sermayeli medya kuruluşları endişelere neden olurken önemli bir boşluğu da dolduruyor

Kitapta Türkiye’deki geleneksel medyaya yönelik “tek seslilik” eleştirileri yoğunlaşıyor (AFP)

Bilimsel yayınlar basan İsviçre merkezli Peter Lang'ın yeni çıkardığı Journalism in Turkey: Practices, Challenges, Opportunities (Türkiye’de Gazetecilik: Pratikler, Zorluklar ve Fırsatlar) isimli kitapta, Türkiye’den akademisyenler dünyadaki ve ülkedeki haberciliğin dönüşümünü inceledi.

Kitaptaki araştırmalar Türkiye’de gazeteciliğin dönüşümünü; değişen mesleki pratikler ve medya profesyonelleri, gazetecilerin teknik becerileri ve dijitale adaptasyonu, vatandaş gazeteciliği, hakikat sonrası çağda haber doğrulama platformları, Türkiye’deki yabancı medya sermayesi ve haber kuruluşları, haber tüketim alışkanlıkları gibi pek çok farklı yönüyle ele aldı.

"Evrensel kaideler yok sayılıyor"

Kitabın editörlüğünü Devrim İnce ile birlikte üstlenen Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç.Dr. Yurdagül Bezirgan Arar, Independent Türkçe’ye yaptığı açıklamada Türkiye’de gazeteciliğin her dönemin kendine özgü koşulları içinde zor icra edilen bir meslek olageldiğini söyledi:

yurdagukbezirganarar2.jpg

Örneğin bir dönem Türkiye’de haberciliği, teknoloji maliyetleri veya kağıt sıkıntısı vs. güçleştirdiyse, bugün bu güçlükleri bertaraf etmenin konforunda başka sorunlarla, değer yitimiyle, özgürlük sorunuyla, hakikat sonrası çağın çelişkileriyle mücadele etmek zorunda haberciler.
Türkiye’de haberciliğin en temel özelliği türlü çeşit güçlükler içinde icra ediliyor olmasıdır bana göre.
Haberi ve haberciliği güvence altına alan evrensel kaidelerin politik iklimin belirleyiciliğine ve rüzgarın yönüne göre bazen işletil(e)memesi, çoğunlukla çiğnenmesi ya da yok sayılmasıdır.

"Geleneksel mecralar yeni jenerasyonla birlikte terk ediliyor"

Türkiye’nin geleneksel medya kuruluşlarının gündem belirleme gücünün azaldığının altını çizen Yurdagül Bezirgan Arar, bu kurumların prestij, takipçi ve para kaybıyla yeni nesillerden haber takipçilerinin sosyal medya merkezli gündemlere yönelimini buna gerekçe olarak gösteriyor.

Yurdagül Bezirgan Arar, gelişen dijital olanakların haberciliği bağımsız, alternatif ve bireysel olarak yapmak isteyenlere fırsatlar sunduğunu ifade etti. Kitle fonlu gazetecilik gibi Türkiye açısından yeni ve esnek ekonomik modellerle ayakta kalmaya çabalayanların devam edebilmesi için ülkedeki ekonomik refah düzeyinin de çok kötü olmaması gerektiğini hatırlattı.

Yabancı sermayeli medya bir tehdit mi?

Kitabın editörü, “Yabancı sermayeli yayın kuruluşları Türkiye medyası için bir fırsat mı, tehlike mi?” sorusuna da şöyle cevap verdi:

Bu yayın kuruluşları, ülkedeki genel medya ekosistemi içinde var olmanın koşullarını zorlayacak yasal, fiziki, teknolojik vb. bir sınırlılığın olmadığı şartlarda tehdit olarak görülmeyebilir. Aksine bilgiye erişimde çeşitliliğin bir parçası olarak düşünülebilir.
Öte yandan hayli daralmış, insana yatırım yapmaktan kaçınan bir medya sektöründe istihdam açısından fırsat olarak da değerlendirilebilir.
Bazıları bunu ideolojik olarak huzursuz edici ya da tehdit olarak da görebilir. Nereden baktığınıza bağlı.

Biz de özellikle kitaptaki bu iki makaleyi inceleyerek Türkiye’deki yabancı sermaye ve medya kuruluşlarına dair bulguları ele aldık.

Bilge Narin ve Sevda Ünal’ın yabancı sermayeli medya kuruluşlarının Türkçe yayınlarının çalışma koşullarına odaklandığı makalede, “hem yasal, toplumsal ve kültürel bazda baskı unsurlarından kaynaklanan dezavantajlara hem de ekonomik ve teknolojik bazı avantajlara sahip oldukları saptanmıştır” dendi.

"Herhangi bir haberden dolayı polis kapınızı çalabiliyor"

Makalenin yazarlarına konuşan DW Türkçe Koordinatörü Bülent Mumay, devletin hoşuna gitmeyen haberleri yapan yabancı kuruluşlara akreditasyon vermeyerek baskı kurmaya çalıştığını söyledi:

indir.jpg

Gerek yabancı basın için çalışan Türk çalışanların gerekse yabancı basın için çalışan yabancı çalışanların son bir iki yıldır yaşadıkları sıkıntılar arşa vardı. Yani Türkiye’deki on yabancı gazeteciden en az altısının akreditasyonu uzatılmadı. Yabancıysanız T.C. vatandaşı değilseniz, Türkiye’de gazetecilik yaparsanız akreditasyonsuzluk çok büyük bir risktir. Dolayısıyla güvenlik şemsiyeniz ortadan kalkıyor ve herhangi bir haberden dolayı polis kapınızı çalabiliyor.
Birçok kurum Türkiye’deki muhabirini geri çekmek zorunda kaldı. Gazeteciler Türkiye’ye gelemiyor artık.

"Biz Türkiye'de hedefe konulduk"

5 Temmuz 2019 tarihinde hükümete yakınlığıyla bilinen Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA)’nın “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlığıyla yayımladığı rapor da makalede devletin bir başka baskı unsuru olarak yer aldı.

nevzatcicek2.png

Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek, akademisyenlere “İşte bunu SETA raporunda gördük. Tamamen fişlemeye yönelik bir şeydi. Biz Türkiye’de hedefe konulduk” dedi ancak bütün bunlara rağmen psikolojik baskı haricinde çok büyük bir sıkıntı yaşanmadığını da ifade etti.

Çiçek, Independent Türkçe'nin sermayedarlarının haber seçimi konusunda kendilerine müdahalede bulunmadığını söyledi:

Şunu çok net söyleyeyim şu ana kadar şu haberi girelim tarzı bir yaklaşım ne Ruslar’dan ne Suudlar’dan ne İngiltere’den hiç olmadı. Ama girdiğimiz haberlerle ilgili bir eksiklik varsa biz anında uyarılıyoruz. Çünkü Independent’ın burada bir temsilcisi var. Onlar bizi denetliyorlar ve biz haftalık rapor alıyoruz onlardan. Bu da bizim arzuladığımız bir şey çünkü başka bir gözün bizim yaptığımız işi hata payını azaltmak için denetlemesi işimize geliyor. Mesela ‘Şu haberi girmişsiniz ama yayın ilkeleri gereği bu haberin karşıt görüşü eksik. Niye koymadınız.’ tarzı bir yaklaşım.

Görüşülen yabancı sermayeli medya temsilcilerinin çoğunun, sermayeyi sağlayan kişi ya da grupların etkisini gözardı edebildiği ifade edilen çalışmada, Mumay’ın “Alman devletinin finanse ettiği Alman kamu kurumu yayıncılığı yapan bir kuruluşun tabii ki full objektivitesinden söz etmek elbette bazı alanlarda mümkün değil. Bu saflık olur” ifadesine de yer verildi.

oğhan_yavuz2.jpg

Kitabın hazırlandığı sırada Sputnik ve RS FM’de görev yapan Yavuz Oğhan da yabancı basınla ilgili makaleye şu görüşlerle katkıda bulundu:

İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü kısımlarına girersek en rahat hissettiğim alan burası bugüne kadar. Daha önce de gazetecilik ve haberciliği keyifle yaptığım yerler vardı. Ama sonuçta patronları iş adamı olan bu kurumlarda birtakım etkiler, sınırlandırmalar da söz konusuydu. Burada bana bir şey denmiyor. Ne yaparsan yap ama gazetecilik sınırları içinde kalsın deniliyor. Hatta bir dönem Rusya Suriye’de Türkmen noktalarına bombalamalar yapıyordu. Ben Türkmenleri çıkarttım (yayına). Onların görüşlerini aktardım Rusya’nın Sesi radyosunda.

Ancak Oğhan'ın bu görüşlerini ifade ettikten kısa bir süre sonra programlarına son verilmesi kitapta kendine şöyle yer buldu:

İlginç bir biçimde, Yavuz Oğhan bu görüşlerini ifade ettikten kısa bir süre sonra, 19 Temmuz 2019 tarihinde Sputnik ve RS FM'deki programlarının bitirildiğini duyurmuştur. Twitter hesabından açıklama yapan Oğhan, YouTube kanalı 'bidebunuizle'de eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu konuk etmelerinin ardından Sputnik ve RS FM’deki programlarının sonlandırıldığını açıklamıştır.

Makalenin yazarları, bu gelişmeyi, "bu durum finansör ülkelerin yayın politikalarının da medya çalışanlarının üzerinde baskı ve kontrol aracı olabildiğini göstermesi açısından dikkate değerdir" şeklinde yorumladı.

"En yakın arkadaşınız bile 'Ajan mısın sen?' diye sorabiliyor"

Sputnik de dahil olmak üzere üç kuruluşun yöneticisi de kendilerine yapıştırılan “ajan” yaftasından rahatsızlıklarını dile getirirken, toplumdaki yabancı düşmanlığıyla bağlantılı bu haksız suçlamanın hem güvenlik güçlerinin hem de vatandaşların gazetecilere yaklaşımını kötü etkilediğini ifade etti.

Sputnik Genel Yayın Yönetmeni Mahir Boztepe, kendilerine bu yaftanın daha rahat yapıştırıldığını belirtti:

mahirboztepe2.jpg

Bir kere Sovyetler Birliği’nden beri, Soğuk Savaş yıllarından beri Türkiye NATO’ya tahkim edilmiş bir ülke. Yani Batı basınına dair bir ajan suçlaması varsa bize bunun yüz katı var. Moskof uşağı… Türkiye’de kavram setine dahil edilmiş bir ifade bu. Komünizm yıkılmış, Soğuk Savaş geçmiş, Türkiye-Rusya ilişkileri çok iyi ama en yakın arkadaşınız bile size sorabilir: O Moskof ajanı mısın sen? KGB’ye mi çalışıyorsun? Bu tabii dünya çapında bir Rusofobi’nin de interlandı: Bu kış komünizm gelecek…

Nevzat Çiçek de "İlk başta biz yayına girdiğimizde Suud ajanı denildi bize. Sonra belli bir süre sonra Suud ajanlığından İngiliz ajanlığına terfi ettik. İngiliz ajanlığından da Ruslar’a terfi ettik ama üçü de yanlış. …Hiç siteyi görmemiş, hiç okumamış ama o önyargılardan dolayı işte ‘Ya bunlar zaten Suud… Bunlar zaten İngiliz ajanı. Bunlar zaten Rus ajanı’ (diyorlar). …Önyargılar hala kırılmış değil" ifadelerini kullandı.

DW, Sputnik ve Independent Türkçe yöneticileri, ortalama vatandaşın gündemini yansıtmaya çalışarak ve Türkiye’deki hassasiyetleri göz önüne alarak yayıncılık yaptıklarını da vurguladı.

Çalışanların ekonomik durumunun anaakım medyadaki ortalama maaşlardan çok da farklı olmadığını belirten yöneticiler, yurtdışı bağlantısının habercilik ve haberlerin sunulması sırasında bir avantaj sağladığını ifade etti.

Batı ülkelerinin kamu yayıncıları niye +90 için bir araya geldi?

Filiz Yıldız ve Onur Dursun da geçen sene yayına başlayan +90 YouTube kanalını kitapta yayımlanan makalelerinde inceledi.

Screenshot.png
Alman kamu yayıncısı Deutsche Welle'nin öncülüğünde kurulan YouTube kanalı +90 geçen sene Nisan sonunda yayına başladı


Türkiye’deki yazılı ve görsel medyanın hedef kitlesinin çoğunun genelde hükümete yakın iş insanlarının sahip olduğu kuruluşları takip ettiğini ortaya koyan çalışma, bu durumun muhalif seslerin boşluğa düşmesine neden olduğunu bildirdi. Yıldız ve Dursun yabancı sermayeli yayın organlarının bu seslere alan açabileceğine işaret etti.

“Yargıda bulunmak için değil, ön yargıları ortadan kaldırmak için; bakış açını değiştirmek için değil, farklı bakış açılarına yer vermek için; başkası adına konuşmak için değil, herkesin kendi adına konuşmasını sağlamak için; doğru cevabı vermek için değil, doğru soruları sormak için; empoze etmek için değil dinlemek için” mottosuyla yayına geçen kanalın gençlere ulaşmak istediği hatırlatıldı.

Bu kanaldaki videoların insanların bireysel hikayeleri üzerinden çevre, ekonomi, spor, yaşam ve sanat konularını işlediği bildirildi. LGBTI+ bireyler, çocuk, kadın ve göçmenlerin yaşadığı sorunların da insan hakları perspektifiyle ele alındığı ifade edildi.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Diğer yandan Almanya’dan Deutsche Welle’nin Birleşik Krallık’tan BBC, Fransa’dan France 24 ve ABD’den Amerika’nın Sesi’yle birlikte Türkiye odaklı açtığı YouTube kanalının amacı makalede sorgulandı.

Yazarlar, 1939’da BBC’nin Almanya propagandasına, üç yıl sonra da Amerika’nın Sesi’nin Sovyetler etkisine karşı Türkçe radyo yayınlarına başladığını hatırlattı. Youtube’daki bu yeni mecranın da, jeopolitik öneme sahip Türkiye’nin ekonomik, kültürel ve siyasal olarak Batı’yı takip etmesi için kullandıkları araçlardan biri olduğunu ifade etti.

Sonuç olarak Türkiye’deki medya da bir yandan dünyadaki örnekleriyle benzer bir şekilde yeni teknolojiler ve nesillere ayak uydurmayla ilgili sorunlar yaşarken, takipçi kitlesinin çoğuna sahip olan geleneksel kuruluşların prestij, etki ve para kaybına uğradığı görülüyor.

Bir diğer yandan da anaakım medyada kısıtlanan muhalif seslerin de yabancı sermayeli kuruluşlarda duyulduğu ortada.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU