AK Parti'nin 8. Olağan Kongresi: Yenilenme iradesi, bitmeyen umutlar ve Türkiye yüzyılının retoriği

Umut Berhan Şen Independent Türkçe için yazdı

23 Şubat 2025, AK Parti için bir dönüm noktası olabilecek mi? Bu soruyu direkt olarak cevaplamaktan ziyade, bu kongreye ve partinin yeni yönetim yapılanmasına felsefi ve retorik açıdan yaklaşarak kısa bir değerlendirme yapabilmeyi umuyorum.

Çünkü bunun daha sağlıklı ve objektif bir analiz yapabilmeyi mümkün kılabileceğini düşünüyorum.

8. Olağan Büyük Kongre, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşık bir saatlik hitabıyla ve yeni yönetim kadrolarının (MKYK ve MYK) belirlenmesiyle AK Parti'nin siyasi tarihinde yeni bir dönemi başlattı.

Dahası bu kongre, 22 yıllık iktidarın ötesinde, "Türkiye Yüzyılı" vizyonuyla geleceğe uzanan bir hareketin yenilenme iddiasını ortaya koydu.

Dolayısıyla Erdoğan’ın konuşması ve yeni kadrolar, siyasi dinamikler, felsefi temeller ve retorik stratejiler açısından dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Bu nedenle bu kongreyi üç boyutlu bir perspektifle ele almak istiyorum:


Siyasi boyut: Yenilenme mi, kontrollü değişim mi?

Kongre, AK Parti’nin kadrolarında ciddi bir yenilenme dalgası getirdi.

75 üyeli Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nda (MKYK) 39 yeni isim yer aldı; bu, yüzde 52’lik bir değişim demek.

Merkez Yürütme Kurulu’nda (MYK) ise 18 üyeden 9’u yenilendi (yüzde 50).

Eski ağır toplar, Binali Yıldırım, Bekir Bozdağ, Hamza Dağ yeni kadrolarda yok.

Yerlerine Mesut Özil gibi popüler figürler (MKYK’da) ve Eyyüp Kadir İnan gibi genç isimler (MYK’da yeni Genel Sekreter) geldi.

Kadın temsili MKYK’da yüzde 24 (18 üye), MYK’da yüzde 22 (4 üye) ile sınırlı kalsa da önceki dönemlere kıyasla bir artış söz konusu.

Bu değişim, Erdoğan’ın kongre konuşmasında sıkça tekrarladığı "yenilenme" ve "tazelenme" temasını somutlaştırıyor.

Ancak yenilenme oranı ve isimlerin profili, bunun kontrollü bir değişim olduğunu düşündürüyor.

MKYK’daki çeşitlilik (spordan akademiye) halkla bağı güçlendirme çabası gibi görünse de, MYK’da daha çok politik deneyime dayalı isimler tercih edilmiş.

Örneğin, Nihat Zeybekci (Ekonomi) ve Zafer Sırakaya (Dış İlişkiler) gibi isimler, "Türkiye Yüzyılı"nın güçlü ekonomi ve küresel liderlik vaatlerini destekleyecek uzmanlığı temsil ediyor.

Kürşad Zorlu’nun Türk Devletleri ile İlişkiler’e atanması ise bölgesel bir vizyonu yansıtıyor.

Siyasi açıdan, bu yenilenme hem teşkilata enerji katmayı hem de muhalefete "biz hâlâ güçlüyüz" mesajı vermeyi amaçlıyor.

Erdoğan’ın "Daha çok bekleyecekler" meydan okuması, kadrolardaki tazelenmeyle güçlendirilmiş bir direnç sergiliyor.

Ancak eski isimlerin tasfiyesi, parti içi dengelerde bir ayar mı, yoksa doğal bir dönüşüm mü sorusunu akla getiriyor.

Kadın ve genç temsili artmış olsa da, "lokomotif" (kadınlar) ve "dinamizm" (gençler) vurguları henüz kadrolarda tam karşılık bulmuş değil.

Bu durum, söylem ile pratik arasında bir mesafe olduğunu düşündürebilir. 


Felsefi boyut: Kökler, irade ve kolektif kimlik

Erdoğan’ın konuşması, felsefi bir derinlik sunuyor.

Mesela "Anadolu’ya bin yıl önce yeniden geldik" ve "köklerimize sarılacağız ki dallarımız şıvgaya dursun" ifadeleri, Hegel’in "tarihin ruhu" (Geist) kavramına benzer bir tarihsel misyon iddiası taşıyor.

"Kökünden kopan toplumlar kuru yapraklar gibi savrulur" uyarısı ise, sabit bir özün (fıtrat) korunmasını savunuyor; bu, Parmenides’in değişmezlik anlayışına selam veriyor.

Öte yandan "Politikalar dinamik, kadrolar değişken ama ilkeler sabittir" ifadesi ise Heraklitos’un "her şey akar" fikriyle Parmenides’in sabit özünü sentezliyor.

MKYK ve MYK’daki yenilenme, bu akışın pratiği; ama "kökler" ve "ilkeler" vurgusu, değişimin sınırlarını çiziyor.

Erdoğan’ın "Dava baki, isimler fani" sözü, bireyleri aşan bir ideale işaret ediyor.

Bu, Nietzsche’nin "güç istenci"ni kolektif bir iradeye dönüştürmek gibi değerlendirilebilir.

Çünkü Ak Parti, zorluklara rağmen varlığını sürdüren bir özne olarak sunuluyor.

"Milletin partisi" ve "söz de, karar da milletindir" söylemi, Rousseau’nun "genel irade"sine dayanıyor.

Ancak bu irade, lider merkezli bir otoriteyle şekilleniyor.

Hatta sanki, Platon’un "filozof kral"ına yakın bir hiyerarşi seziliyor.

"Toksik demokrasi" ifadesi ve "panzehir" metaforu ise sanki Stoacı bir görev ahlakı taşıyor.

Bu bağlamda AK Parti, demokrasiyi arındıran bir şifa kaynağı gibi konumlanıyor.

Bu felsefi çerçeve, partiyi hem tarihsel hem ahlaki bir üstünlükle donatıyor.  

Fakat "kökler" vurgusunun modern dünyanın esnekliğine ne kadar uyum sağlayacağı soru işareti. 


Retorik boyut: Duygu, polemik ve vizyon

Doğrusu, Erdoğan’ın konuşması, retorik açıdan ustalıkla örülmüş.

Üç ana strateji öne çıkıyor: duygusal bağ, polemik ve vizyon sunumu.

"Gönülleri fethederek 22 yıldır iktidardayız" ve "gül bahçesini ellerimizle kurduk" gibi ifadeler, halkla duygusal bir bağ kuruyor.

"Gönül sarayı" metaforu, başarıyı sevgi ve güvenle ölçerek dinleyicinin kalbini hedefliyor.

Bu, retorik açısından en önemli unsurların başında gelen duygu unsurunu güçlü kılıyor.

Polemik ise muhalefete yönelik sert vuruşlarla devreye giriyor.

"Toksik demokrasi", "terör örgütleriyle işbirliği" ve "şeytanla nöbetleşe bekleyiş" gibi ifadeler, muhalefeti epey terletecek politik argümanlar içeriyor.

"Çilingir sofraları" ve "balya balya paralar" göndermeleri, elitizm ve şaibe imasıyla, siyasi retorik açısından birer argüman işlevi görüyor. 

Erdoğan'ın vizyon sunumu ise "Türkiye Yüzyılı" ile zirveye çıkıyor. 2053 ve 2071 hedefleri, savunma sanayi ve sosyal reform vaatleri, geleceğe dair umut aşılıyor.

"Bulanmadan, donmadan akmaya devam edeceğiz" (Mevlana’dan ilham) gibi şiirsel ifadeler, retoriği manevi bir çerçeveye oturtuyor. Yani duygusal bir çağrı, somut hedeflerle destekleniyor.
 


Sonuç: Bir denge oyunu

AK Parti’nin 8. Olağan Kongresi, yenilenme iddiasıyla gittiği bir denge oyunu sergiliyor.

Siyasi açıdan, kadrolardaki değişim kontrollü bir tazelenme sunuyor, ama "lokomotif" ve "dinamizm" vaatleri tam karşılık bulmuş değil.

Felsefi olarak, kökler ve irade vurgusu güçlü bir varlık iddiası taşıyor, fakat bu sabitlik modern esnekliğe ne kadar uyum sağlayacak?

Bu şimdilik belirsiz. Retorik açıdan ise duygu, polemik ve vizyonla örülmüş ve etkili.

Lakin belirlenen hedeflerin fizibilitesi ve rasyonelliği elbette tartışılabilir.

Öte yandan, toplumun ciddi geçim sorunları ve yüksek enflasyonla boğuştuğu bir dönemde, bu vizyonun ekonomik gerçeklikle nasıl örtüşeceği kritik bir soru.

Erdoğan’ın "enflasyon düşecek" vaadi, halkın günlük hayatındaki bu ağır yükünü ne ölçüde hafifletecek, zaman gösterecek.

Ancak bu vaat gerçekleşirse, AK Parti için tabiri caizse "yeni bir prime dönem" başlayabilir.

Erdoğan’ın konuşması ve yeni yönetim, AK Parti’nin hem geçmişine sahip çıktığını hem geleceğe uzandığını gösteriyor.

Ancak bu denge, muhalefetin dönüşümünden halkın beklentilerine kadar birçok sınavla test edilecek.

Türkiye Yüzyılı, sadece bir vizyon değil, aynı zamanda bir meydan okuma.

Kuşkusuz, bu meydan okumanın sonucu, zamanla netleşecek.

Ancak hiç şüphe yok ki, bu meydan okumanın, etkili sosyal refah ve yeni katılımcı demokrasi politikalarıyla desteklenmesi lazım.

Unutmamak gerek, AK Parti'nin ekonomi yönetimi açısından en başarılı olduğu dönemlerde (2002-2012) Türkiye'de orta sınıfın alım gücü muazzamdı.

Bu dönemde orta sınıf, sadece temel ihtiyaçlarını değil, tatil, araba, ev gibi "lüks" sayılabilecek harcamaları da karşılayabiliyordu.

Mesela, 2007’de bir asgari ücretli, maaşının yarısıyla bir çeyrek altın alabiliyordu.

Hatta Ankara’da, İstanbul’da sıradan bir kamu veya özel sektör çalışanı, krediyle ev sahibi olma hayalini gerçeğe dönüştürebiliyordu.

Bu, AK Parti’nin "refah toplumu" vaadinin somut bir yansımasıydı ve 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde, yurttaşlar seçmen desteğini de bu yüzden perçinlemişti.

Halbuki, son yıllarda orta sınıfın alım gücü eridikçe, AK Parti’nin bu eski başarıyı hatırlatma çabası, nostaljik bir retorik olarak kalıyor. 

AK Parti’nin iktisadi açıdan prime dönemi olarak görülen 2002-2012 arası süreçte, orta sınıfın güçlenmesi, bir tür "varoluşsal rahatlama" sağlamıştı. (Tıpkı Heidegger’in Dasein’i gibi*)

Dolayısıyla insanlar günlük kaygılardan sıyrılarak "hayatımı nasıl yaşarım?" sorusuna odaklanabiliyordu.

Bugün ise bu soru, "Ay sonunu nasıl getiririm?"e dönmüş durumda.

Nihayetinde başarılı olmak istiyorlarsa, varoluşsal rahatlamayı yeniden hakim kılabilmek adına, ekonomide güçlü yapısal reformları hayata geçirerek enflasyon canavarını alt etmeleri gerekiyor.

Demokraside şeffaflığı sağlamak için ise söz gelimi "yeni katılımcı demokrasi paketi" hazırlayarak kamuoyuna sunarlarsa, bu cesur atılım oldukça verimli sonuçlara yol açabilir.

Tabii, ben sadece kendi aklımdan ve gönlümden geçenleri dile getiriyorum.

Belki de bu bir nevi, "Göle yoğurt mayası çalmak gibi zihinlere bir umut mayası çalmaya" çalışmak. Ama ya tutarsa?

 

 

*Dasein, Almanca varoluş anlamına gelen ve Martin Heidegger’in "Varlık ve Zaman" adlı eserinde dile getirdiği bir kavramdır.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU